ZİYARETÇİ

Gece; bir şeylerin üzerini örtmek istercesine, sahte ışıkların silemeyeceği kadar derinden ve sertçe sürdü siyah fırçasını… Tüm canlıların ve cansızların üzerine…

Yattığı yerden yatağının yanındaki duvarda oluşan çatlakları seyrediyordu kadın, uzunca bir süredir. Biraz önce bu çizgiler ona küçük bir kızken, kış mevsimlerinde akşamları babasının gelişini beklediği zamanlarda seyrettiği ağaçları hatırlattı. Köyde geçen çocukluğunu içini bir sıcaklık kaplayarak anımsadı. Sonra eliyle gözlerinin çevresine dokundu. Tahammül sınırlarının tekrar tekrar aşılmasından dolayı erken oluşmuş çizgilerinde dolaştırdı elini, birine iyi bildiği bir yeri özenle gezdirir gibi… Köy, babası, ağaçlar çok uzakta kaldılar şimdi. Duvardaki çatlakları yüzünde oluşan kırışıklıklarla özdeşleştirdi birden.
Tam bu sırada sokaktaki arabanın farlarından birkaç damla ışık duvardaki çatlakların üzerine yansıdı. Düşünmeyi bırakıp uyumak üzere gözlerini kapadı kadın.
Gözleri kapalı iken dahi birçok insanın aşina olduğu yüz ifadesi anlamını koruyordu. Duyulması istenmeyen pis bir kokunun ferah ve etkili bir parfümle bastırılması gibi o da gülümseyerek yorgunluk, bıkkınlık ve hayal kırıklığı içerisinde geçen yaşamına isyan etmek üzere olan gergin yüzünü saklıyordu insanlardan. Onun durumuna benzer hayatlar yaşayan insanların tümünün yüzünde bu ifade – dikkatli bakıldığında- rahatlıkla görülebilirdi.

 

Dış kapının bir anda üç kez vurulmasıyla tekrar gözlerini açtı kadın. Kıpırtısız biçimde bekledi. Bir kez daha vuruldu kapı yine üç kez ardı ardına. İçeriden oğlunun sesi geldi.
— Anne beni sandalyeme oturt! Babam geldi!

“Doğduğu gün bizi terk eden babasının nasıl oluyor da her kapı çalınışında döneceğini düşünebiliyordu” Diye geçirdi içinden kadın. Tam on yıl olmuştu. Bazen ses tonunu bile unutacak gibi oluyordu. Ama boynundan hiç çıkarmadığı lacivert fularının göz alıcılığı ve severek içtiği yaban mersini şarabının kokusu dün gibi aklına kazınmıştı… Konuşurdu adam… Saatlerce hiç durmadan konuşurdu. Arada şiirler okurdu. Coşkulu, inişli-çıkışlı mısralar akıp giderdi hissettirmeden zamanın içinden. Çoğu zamansa kadının pek anlayamadığı siyasi oluşumlardan bahsederdi. Ve de memlekete dair hayallerinden…
Bu konuşmalar sonrası kadının yüzü bazen gölgelenir, düşünceleri yüzünden apar topar içeri alınan ve bir daha haber alınamayan akranlar endişeyle sabitlenen gözlerinin önünden bir bir geçerdi…
Vuruşların şiddeti arttıkça oğlunun sesi çığlık gibi çıkmaya başlamıştı.
— Anne kapıyı aç! Anne kapıyı aç! Beni sandalyeme oturt!
Taş olsa çatlardı ama kalkmıyordu ya da kalkamıyordu kadın. Sanki o da birinin gelip onu yataktan kaldırmasını ve bir tekerlekli sandalyeye oturtmasını bekler gibiydi. Kendisini içerde yatan oğlu gibi hissetti. Bakışları sabit tavana bakıyordu. Ağlıyordu… Sesleri duymak istemeyen kulaklarına sızıyordu yaşlar, göz kenarlarındaki gerginleşip gevşeyen kaz ayaklarından geçerek…
—Anneee
TOK TOK TOK
—Babaaa
TOK TOK TOK
— Anne beni sandalyeme oturt!
Böylece beş dakika geçti. Kadına göre saatler geçmişti.
Otomobilin farları tekrar yandı. Duvardaki çatlaklar ışıdı. Araba sonsuz gibi görünen karanlığın içine karışınca sessizlik çöktü odaya. Kadın diğer gecelere benzemez biçimde kendini uykunun kollarına huzurla bıraktı. Çocuk ise annesine kırgınlığıyla, boğazında bir yumruyla yumdu gözlerini…

Tan vaktine yaklaşılırken görev süresi dolmak üzere olan Gece soruyordu kendi kendine: “Her şeyi yeterince saklayabildim mi?”

Bu esnada uçurumdan yuvarlanmış bir aracın içinde cansız bir beden yatıyor, boynundaki lacivert fularının üzerinde noktacıklar halinde kan lekeleri karanlığı yırtarak parıldıyordu…

Yorumlarınızı duymak isteriz...