ZARF

O akşam eve gittiğimde örümcek ağlarıyla kaplanmış ve pas tutmuş posta kutumda kapalı bir zarf gözüme çarptı, aylar var ki bakmamıştım fakat nedense o akşam birden gözüm oraya ilişmişti. Umursamaz ve dalgın bir tavırla posta kutusundan aldığım kapalı zarfı bu sefer daha umursamaz bir şekilde koltuğumun arasına sıkıştırmış olduğum kitabımın içine koydum. Daha sonra anahtarımı kapı kilidiyle uyuşturmaya çalışarak milimetrik hareketlerde bulundum. En sonunda çıt sesi duyuldu ve kapı ardına kadar açıldı. Panduf kapıyı açar açmaz üzerime atladı. Minik patileri yine yüzümü okşuyordu. Marketten aldığım kedi mamasını hemen kabının içine boşalttım. İlgisini benden mama kabına yönelterek oraya doğru atıldı. Yüzümü Panduf’a döndürerek “seni köftehor, demek bunca beni yağlaman karnını doyurabilmek içindi” dedim ve Panduf’a doğru sitemkâr bakışlar fırlattım.  O da hınzır ve keskin bakışlarıyla bana karşılık verdi ve “mieoov” diyerek teşekkür etti. “Emriniz başım üstüme Panduf Bey! Eğer başka bir istirhamınız yoksa odama çekilebilir miyim” dedim son heceyi söylerken gülümsememe hâkim olamamıştım. Bana son kez bakarak yemeğini yemeye başladı. Buradan anlardım ki sevgili kediciğimin benden başka bir isteği yoktu. Her neyse onun yemek yemesini fırsat bilerek gidip elimi yüzümü yıkadım duş almak istiyordum ama çok yorgundum ve üşeniyordum. Kendimi telkin ederek duş alma konusunda kendimi ikna edebilme becerilerimi kullandım ve doğru banyoya yöneldim. Duştan kafamda makamımı belirten sadrazam kavuğumla “ohhh! dünya varmış” diyerek çıktım ve Panduf da karnını doyurmuş çoktan kestirmeye başlamıştı. Çantamı ve kitaplarımı yerleştirirken kitabın arasına koyduğum zarf birden yere düştü. Aklımdan çıkıp gitmişti resmen, yere düşmese bir beş yıl daha fark etmeyebilirdim. Kendime söylenmeye başlayarak zarfı yerden aldım. Çalışma masamın üstüne koydum. Yatağıma geçerek uzandım, bir süre dinlendim ama aklımın bir köşesi zarftaydı. Zarfı masadan alarak tekrar uzanma eylemime geri döndüm, bir süre elimde evirdim çevirdim. ‘Bu devirde mektup mu kaldı abicim hangi çağda yaşıyoruz illa mektup göndereceksen elektronik mektup gönder’ diye söylenirken Panduf uyanarak mırıldanmaya başlandı. Panduf’a dönerek “Çok pardon Panduf’cuğum uykundan uyandırdım seni kusura bakma tamam mı?” diye fısıldadım. Panduf affedildin dercesine gözlerini önce bana sonra tekrar uykuya çevirdi. Bende bakışlarımı elimdeki zarfa çevirdim. Bir yanım merak ediyordu bir yanımda “amaaan ne olacak sanki içinde” diyordu. Adrese, gönderene bakmak hiç aklıma gelmemişti bir kez daha kendime sitem ettim. Sonra hemen zarfı çevirdim ama zarfı çevirdiğimde bir kez daha şaşkınlığa uğradım. Çünkü ne bir isim vardı ne de bir adres. Zarfın elden bırakıldığına kanaat getirdim ve merakım bir kat daha arttı. Sonrada kesin bu işte bir karışıklık var diyerek mektubun bana ait olmadığını düşündüm ve okumaktan vazgeçtim. Meraktan ve ne yapsam düşüncesinden mütevellit tırnaklarımı kemirmeye çoktan başlamıştım ve kıpır kıpır yerimde duramamaya da. Sonra hızlı ve kararlı bir hamleyle zarfı geri aldım ve hemen zarfını yırttım. İçindeki dörde katlanmış sayfayı açmaya koyuldum. Mektupta hoş bir parfüm kokusu vardı. “Allah Allah” diye şaşkın ve boş bakışlarla mektubu açmıştım. Ve okumaya başladım.

“Sevgili, C.

Seni ilk gördüğüm andan beri sana aşığım. Seni aklımdan çıkaramıyorum. Eğer seninde bende gönlün varsa, seninle buluşmak istiyorum. Yarın saat 5’te seni arka mahalledeki otoparkın girişindeki mavi duvarın önünde siyah bir takım elbise, yakamda kırmızı bir karanfil ile bekliyor olacağım. Gelirsen seninde bende gönlün var demektir, gelmezsen senin bende gönlün yoktur.

Not: Öyle şaşkın şaşkın okuma, sende beni tanıyorsun.

Sevgiyle, B.”

Mektubu okuyunca kafam iyice karışmıştı ve aşırı derecede şaşırmıştım. Anlaşılan bugün benim şaşkınlığa uğrama ve bir daha geri dönmeme günümdü. Üstüne üstlük hiç beklemediğim ve ilginç anlatımıyla dikkat çeken bir ilan-ı aşk mektubuyla karşı karşıyaydım. Ne diyeceğimi bilemedim, kekeledim, konuşamadım, ağzım beş karış açık birkaç dakika mektuba bakakaldım.

Aklıma yığınla düşünce topu atılıyordu. Birincisi benim adımı nereden biliyordu? İkincisi adımı biliyordu ve bir de kendince kodlamıştı ve sanki benim adımı kodlarken kendi kimliğini gizlemeye çalışır gibi bir hali vardı. Üçüncüsü demek ki beni tanıyordu. Dördüncüsü benimle görüşmek istiyordu hem de mektuptaki anlatımı kadar ilginç olmasa da ilginçliği kutsanamayacak kadar mühim (!) bir yerde. Beşincisi ve en önemlisi ben böyle bir olayı hiç ama hiç beklemiyordum. Kırk yıl düşünseydim aklıma yine gelmezdi.

Bir süre şaşkın kalsam da sonra bir puzzle’ı tamamlamaya çalışır gibi parçaları birleştirmeyi başarabilmiştim. Tekrar kafamdakileri toparlamaya çalıştım. Muhtemelen mektup elle bırakılmıştı yani bu şahıs beni tanıyordu hem de oturduğum yere kadar biliyordu. Adının ilk harfi “B.” ydi ve ilginç birisiydi. Çünkü ipuçları öyle söylüyordu. Ve muhtemelen bu civarda oturuyordu. Düşündüm düşündüm tanıdığım herkesi zihnimde tarardım bir türlü kimse gelmedi aklıma. Aklıma B ile başlayan tonlarca isim geliyordu: Burak, Berke, Buğra, Bora… Kimdi bu? Daha doğrusu kimdi bu gizemli şahıs. Bunu öğrenmemin tek yolu vardı o görüşmeye gitmek. Ama gidersem de görüşmeyi kabul etmiş olacak ve onunla resmen sevgili olmuş olacaktım. Benim gitmem demek, bende seni seviyorum demekti onun lügatinde. Üstelik en son kısımda belirttiği notta benim de onu tanıdığımı iddia ediyordu. Bir an birilerinin benimle çok fena dalga geçtiğini düğündüm. Ve daha neler neler düşündüm. Ve biraz da yatağıma uzanarak uyumayı düşündüm. Bunlara sabah da karar verebilirdim. Dinç kafayla her şey daha çok rayına oturabilirdi. Bu düşüncelerin eşliğinde uykuya sızıvermiştim. Sabah uyandığımda Panduf’ta benim yanımdaydı köftehor gece yanıma gelmiş meğer, sabah neşem benim. Sonra bütün bu olanları Panduf’u uyandırıp ona anlatmak istedim. Sonra da kendi kendime “sen iyice kafayı yedin ha, bu son gelen mektupta senin frekansları iyice bozdu.” Dedim. Kendi kendime konuşmaya alışkındım ama kendi kendimi azarlamaya pek alışkın değildim. Her neyse o görüşmeye gitmeye karar vermiştim. Ne pahasına olursa olsun gidecektim! Benim de onu tanıdığımı iddia eden o gizemli şahısla tanışacaktım. Hiçbir zaman bu kadar zamanı düşünmemiştim. İşin aslı hiç bu kadar zamanın geçmesini iple çekmemiştim. Birden monoton hayatıma adrenalin çerçevesinde olaylar girmişti. Hayatımdaki tek aksiyon buydu ve başka birileri duysa buna gülebilirdi ama eminim ki ben bunu bir hikâye olarak yazsam bana hak verecek birçok insan da bulabilirdim. Sonra biraz Panduf’la vakit geçirmeye karar kıldım. Onunla oyunlar oynadık, yemeğimizi yedik, televizyonda zapping yaptık. Ve işte sonunda saat gelip çatmıştı: 16.50 olmuştu. Kendime 10 dakikalık bir yürüyüş payı bırakmayı evvelden hesapladığımdan saat 16.50’yi bulur bulmaz arka mahalledeki otoparkın girişindeki mavi duvarın oraya gitmek üzere yola koyuldum. Kalbim hızla çarpıyordu. Ve yaklaştıkça da kalbim yerinden çıkarcasına bana çarpıyordu sanki, yüz bin kere kaza yapmıştım. Ve otoparkın girişindeki mavi duvar gözükmüştü. Duvarın önündeki gizemli şahsı görür görmez kahkahalarıma engel olamadım ve gülüşümle mahalleyi inletmiş dahi olabilirim. Gülerek yürümeye devam ettim. Gizemli şahıs siyah bir takım elbise giymiş, papyon takmış bir de söz verdiği gibi yakasına kırmızı bir karanfil takmıştı ve ellerinde kocaman bir demet çiçek tutuyordu. Yanına vardığımda ise  “Geleceğini biliyoydum, Hoş geldin Ceyen.” dedi bizim mahallenin 5 yaşındaki minik afacanı Bahattin…

Bir Cevap Yazın