Waking Life: Varoluş ve Rüyalar

 

“Bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti; yapacağın en büyük hata hayatın bekleme odasında, gerçekten de uyuyorken yaşadığını düşünmektir.”

Bir adamın rüyalarında hiçbirimizin düşünmediği, konuşmadığı, düşünmeye/konuşmaya cesaret edemediği konuları farklı insanlarla konuştuğu etkileyici bir filmle karşınızdayız.

Daha detaylı açıklamalara, göndermelere, filmin hikayesine geçmeden genel olarak filmin aforizmalar tadında ilerlediğini söylemeliyim. Sanki bir simülasyonun içinde, her kapıdan farklı bir aforizma çıkıyormuş gibi. Hatta muhtemelen her izleyişte farklı bir şeyler bulacakmışız gibi. Tıpkı RPG oynarken sonunun seçimlerimize göre şekillenmesi gibi. Film de zaten seyircinin yorumuna bırakılmış gibiydi daha çok. Özellikle hikayenin rüyalar içinde geçip geçmediği mevzu; yer yer hangisinin rüya hangisinin gerçek olduğunun seçimi bizlere bırakılmış gibi.

       En iyisi filmin hikayesinden başlayayım. İnterneti biraz kurcaladığımızda filmin yönetmeni Richard Linklater’ın felsefe eğitimini yarıda bıraktığını öğreniyoruz. Zaten giriş cümlesinde bahsettiğim ‘Hiçbirimizin düşünmediği, konuşmadığı, düşünmeye/konuşmaya cesaret edemediği konulardan’ kastım ‘varoluş, dil, rüyalar, nihilizm’ gibi konulardı. Filmin arkasında yoğun bir felsefi ve edebi yapının olduğu belli oluyor; ki bu felsefi ve edebi sohbetler de filmi izlerken oldukça büyük bir keyif veriyor. Zaten filmdeki diyalogların her birisi ayrı ayrı alıntılanacak diyaloglar. Film de önce gerçek oyuncularla çekilip daha sonra animasyona dönüştürülmüş. Bu da oldukça ilginç bir teknik.

“Kendimle yaşadığım romantik anlarda kafa karışıklığımla salsa yapabilirim.

Şimdi beni iyi dinle, tekrar uyuyakalmadan önce, hatırlamayı unutma.”

Filmdeki Before Sunrise/Sunset/Midnight üçlemesi göndermesi oldukça bariz. O sahneyi görür görmez Ethan Hawke’a ne kadar benziyor dedikten sonra o sahnedekilerin Ethan Hawke ve Julie Delpy olduğunu öğrendim. Onun dışında edebiyat ve felsefe göndermelerinden bahsetmeme gerek yok sanıyorum.

Gönderme kategorisine girmese de filmin bende uyandırdığı çağrışımlardan da bahsetmek istiyorum. Film bana Bukowski’nin öykülerini ve Murakami’nin Karanlıktan Sonra’sını çağrıştırdı. Özellikle bar sahnesi, barda hikaye anlatan yaşlı adam bana Bukowski’nin öykülerini çağrıştırırken genel olarak rüya teması, rüyadan çıkamama Murakami’nin Karanlıktan Sonra’sına oldukça yakındı.

Filmin ana karakteri tüm bu yoğun konuşmaları rüyasında yaşarken, rüya içinde rüyalar görürken, en sonunda bunu farkeder ve bundan kurtulmak, uyanmak ister. İlk olarak rüyalarını kontrol etmeye çalışır. Daha sonra da rüyalarında karşısına çıkan insanlara sorduğu sorular değişir; önceleri kim olduğunu, ne olduğunu, varoluşu sorarken daha sonra rüyadan nasıl kurtulacağını, nasıl uyanabileceğini sorar. Bu sorgusunda düş kurmaktan vazgeçmemesi gerektiği cevabını alır.

 Bu noktada bizim de söylemek istediğimiz bir şey var:

HAYAL KURMAYI HATIRLA!..”

Bir Cevap Yazın