TOPRAĞIN SESİ

 

Toprakta filizlenmeye başlayan bir fidan. Tabi aşık olacağını, toprağı dillendireceğini ve bir çınara dönüşeceğini o da bilemezdi. Günümüzde de derinliğini hala koruyabilen çok değerli sanat ustamız Aşık Veysel’den söz ediyorum. Öyle derin ki bir kere sesine kulak verirseniz, bir kere anlamaya çalışırsanız derinliğinde nasıl boğulmaya başladığınızı anlayamazsınız. Bağlamasının ayrı bir dili, onun ayrı bir dili var. Muhabbet dediğimiz nokta tam da bu işte. Her ikisinin bize ne anlatmak istediğini anlamaya çalışın, yüreğinizin tam da o anda sıcacık olduğunu keşfedeceksiniz. Bunu açıklayabilecek bir teori var mıdır bilmem ama yüreğinizin nasıl kaynama noktasına ulaştığını hissettiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Dostluktan aşka, topraktan yollara tüm insanlığın ve doğanın iç dünyasını ustalıkla işleyen, tınılarında can olduğunuzu hissettiğiniz çok farklı bir etkisi var..

Şimdi diyorum ki o nasıl bir dosttur ki onu hatırlamasın. Onun dostu olabilmek için aynı dönemde yaşamak gerekmiyor. Sadece onu anlamaya çalışmalısınız. Kendinize bir dost arıyorsanız hiç kimse ondan öte dost değildir. Bunu sihirli kelimelerine dikkat ettiğinizde anlayacaksınız. Şöyle uzunca gözünüz dalacak. O daldığınız noktada anılarınız, duygularınız ve aklınız o ışık huzmesinde uçuşacak. Bu trans durumudur, bu bir meditasyondur. Bunu nasıl başarıyor bir hissetseniz dünyanın en şanslı insanı olursunuz. Murat yalan, ölüm gerçek dese de ölümsüzlüğü keşfettiğinin farkında mıydı acaba?

Kişinin dilinden ve belinden dem vurarak inancın önemini vurgulamıştır. Tüm farklılıklara ‘’ikilikten bela gelir’’ diyerek tek olmanın önemine dikkat çekmiştir. İnsanları renklere, dinlere, kitaplara ayırmamış ve tüm bu ayırımların bizleri yok ettiğini dillendirmiştir.

‘’Her güzele meyil verilmez’’ demiş usta.  O güzelliği ararken yolların dili olduğunu ve bir sahilde aşkın deryasına gizlenebilmenin büyüsünü anlatıyor bizlere. O deryayı hangimiz görebiliyoruz? O derinliği kaçımız hissedebiliyoruz? Nasıl oluyor ki güzelliği gözlere hapsetmek mümkün olabiliyor. Peki o yüreğinin içindeki bir insan mıydı? İlk dinlediğinizde bu sözler bir kadına yazılıyormuş hissi veriyor. Ancak sonra ki dinlemelerinizde aynı hissi vermeyebilir. Tıpkı Da Vincinin şifresine benzetiyorum. Kelimelerine ve tınılara sakladığı şifreleri var. Tabi ki bunu anlayabilecek derinliğe ulaşabilmek haddimiz mi orasını tartışmamız gerekir.

‘’Derdim bana derman imiş bilmedim, hiçbir zaman gül dikensiz olamaz’’ diyor ustam. Sabretmenin zaman ve hareketle ilgili olduğunu hissede biliyor musunuz? Derdini dertsiz insana anlatmayacak kadar gamlı ve zaten anlatsa da dertsiz insanın derdin kıymetini bilmediği için onu anlayamadığını söylüyor. Onu anlayabilmek, muhabbetine dahil olabilmek için biraz daha mı gamı hissetmemiz gerekiyor? Biz onda ki gamın ne kadarını anlayabiliriz ki? Ancak sabretmesek maksudumuzu bulamayacağımızı çok iyi bilmeliyiz.

Beni hor görme gardaşım diyor.. Aslında sadece onu değil, kimsenin birbirini hor görmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. ‘’Sen altınsın ben tunç muyum’’ diyor. Kimin altın kimin tunç olduğuna kim karar verebilir ki? Kimin gümüş kimin sac olduğunu kim söyleyebilir? ‘’Topraktandır cümle beden nefsini öldür ölmeden’’. Sizce kaçımız ölmeden önce nefsimizi öldürmeyi başaracağız? Varlığın her bedende aynı olduğuna vurgu yaparak kimsenin kimseden üstün olmadığını, mezara girdiğimizde kimin aç kimin tok olduğunun önemini sorguluyor. Sizce bu açlık ve tokluk kavramı ile ne demeye çalışmıştır? Kimin daha az kimin daha çok yemek yediğini mi yoksa emek yediğini mi?

Aşkın tanımını herkes farklı farklı yapar. Herkesin kendi içindeki aşk tanımı farklıdır. Öznel bir şeydir. Ustam ‘’güzelliğin on para etmez diyor’’. Kaçımız sevdiğine güzelliğin on para etmez diyebilir ki.. O diyor. Bendeki aşk olmazsa güzelliğinin hiçbir değeri yok diyor. Gönül kimi severse güzel o değil midir? İşte tam da bu tanımı öyle güzel sıralamış ki dizelerine.. Eğlenecek yer bulamazsın diyor gönlümdeki köşk olmazsa. Dünyaya sığdıramadığı gönlünü, bir köşke sığdırmasından söz ediyor. Onun yüreğine benzer bir köşk bulabilmek mümkün değil biliyorum peki yüreğinde bize köşk kurabilen insanlarla mı birlikteyiz? Eminim ki birçok insan bunu sorgulayacaktır. Kimi ne derinlikte sevip değer verdiğiniz yüreğinizdeki köşkle doğru orantılı. Siz istemezseniz bir çöpünüzü dahi alamaz kimse. Aşk acısı çekiyorum, beni öldürdü, beni bitirdi gibi kelimeler karşınızdaki kişiyi suçlayacak cümleler. Ancak üstada kulak verin.. Siz o köşkü yaratmasaydınız kimse gelip oturamaz ve kimse gelip kirletip gitmezdi. Kapıyı kırıp girenlere inat, destur isteyenlere yüreğinizi açtığınızda her şeyin ne kadar da saygın olduğunu ve güzelliğinizin kaç para ettiğinizi anlayacaksınız. Hatta güzelliğin para ile hiçbir ilgisi olmadığını.. Siz seviyorsunuz siz acı çekiyorsunuz.. Kimse size bir şey yapmıyor,  bunu siz seviyorsunuz. Herkesin köşkü başka, herkesin fikri başka.. Kurt ile kuzu gibi..

Görmek nedir? Çoğumuz görme duyu organımıza göre güzellik kavramları türetiyoruz. Bu güzellik kavramlarına göre kararlar alıp, katil de oluyoruz. Peki görme duyusunu kaybeden birinin güzelliği bu kadar deneyimlemiş olması ve güzelliği hiç kimsenin anlatamayacağı kadar yalın anlatmasına ne diyorsunuz? Kimsenin murat almadığını söylüyor. Çünkü murada ermek için meşakkat gereklidir. Kaçımız isteklerimize kavuşmak için o meşakkatli yola çıkabiliyor ki? Lezzet ve tadın da görmekle ilgi bir şey olduğunu söylüyor üstad. Lezzet ve tadın sadece yemeklerde olmadığını söylüyor. Fesatlığı, feryadı ve ölümlü dünyada hakikat gördüğünü söylüyor. Dünyada görebilecek en zor şeyi gördüğünü söylüyor. Peki birçok duyu organını kullanabilen bizler, kaçımız hakikati görebilecek?

‘’Taş olsam yandım idi, toprak oldum dayandım’’ diyor. Peki kaçımız toprak olabilecek?

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın