Tersine Uçurumdur Gökler

 

“Sınırsız düşkünlüklerden birinin kalbinde,

İnceden inceye sızlayan zamanla ördük kanatlarımızı…”

Duş alıp uyuyacaktım. Aynada bir iki yüz denedim, belki biraz göbeğimi çektim içime. Mavi ışıklı saatin, yankısı hışırtılı “tik tak”ı kıyafetlerimi söküp aldı. Gördüğüm her noktanın güzel bir yeri var.

Biraz sıcak su, eriyen kırgınlıklar, gerisi bildiğim her şey. Çıkıp odama gidişim o kadar hafifti ki hissetmedim. Halıya çakılı, yumuşacık her tüy, getirdiğim yükle beraber kırılıyor, tabanlarım sıcakla soğuk arası, pıt pıt atıyordu. Odam küçük, kırmızıca döşenmiş. İyi ki küçük, yalnızlık sinecek korkum yok duvarlara karşı. O kadar çok kitap var ki, bazı bazı tüm eşyalarım o kadarmış gibi görüyorum. Masamın üstünden taşıp ayaklarına dolaşmış, masam gözükmüyor. Kitaplara aitlik eki getiremiyorum, onlar en başka, en yalnız. Fazla güçlü, daha uçarı. Kitaplar çok şey biliyor, hepsi başka gökyüzü… Tadı, kokusu, rengi hep şaşırtıyor. Kimisinin açtığı gök, dolu dolu, yoğunluğundan yaşam yağıyor sözcüklerin içine, kaptırmasını bilirsen fırtınadan nasibini alıyorsun. Yaşadığım yeri seviyordum, minik mutluluk pıtır pıtır adımlarıyla içimden kayıp geçti.

Yeni değiştirdiğim nevresimin kokusunu içime çektim. Anları çocuklaştıran tatlardan biri. Yorganın yumuşaklığını dengeleyen, yeni yıkanmış, sert, mavi kumaş. Sallanan bacaklarımda güven ve çocukluk, otururken gülümsedim. Soğuk sudan sıyrılıp ılık düşünceye gömülüşüm tüylerimi diken diken ediyor.

Yalnızım. Beklenmedik kalacak yaşantılar atlattım, hepsi güç kattı. Öğrenciliğin en itici yanı, çözüme kavuşmayı denedikçe hırpalanan köşelerin. Daldım. Ardı arkasına boşluklu baktığım anlardan sonra kapım çaldı. Kafamdaki onca kalabalığın içinden odama dönmüştüm, kendimi bıraktığım yerdeyim. İlk kez dikkatimi toparladım, çoktan giyinmişim. Bekletmeden açtım kapıyı. Yan komşum. Hep gülen bu kadın, şimdi azıcık mahcup. İstemek niye zor anlamış değilim… En içten kahkahalarını her gün bir duvarın ardından işittiğim bu kadın niye çekinsin? Üstelik hali tavrı kadar, giyimi de düzgün, sade ve içten. Dalgalı, kahverengi saçlarının yüzüne düşüşünü engellemeden konuştu:

-Merhaba, rahatsız ediyorum, kusura bakmayın. Varsa bir iki fincanlık kahve alabilir miyim?

Bu kadardı. Açıklama yok, sebep sonuç yok. İlk izlenimlerimi yanıltarak, özür dilercesine de istemedi. Konuşmayıp gülümsedim. Mutfağa dönen çabuk ve sessiz adımlarım onayımı keskinleştirdi. Küçük bir kavanoz kahveyi ellerine tutuşturdum. İyi geceler diledi, o arkasını dönüp giderken aceleci bir iyi geceler çıktı sesimden. Benim için adı bile olmayan bu kadın, uzak, eski bir görüntüyü canlandırmıştı. Hareketlenmeye başlayan resimler, kopuk, sessiz bir filme dönüştü. Yedi sekiz yaşlarındayken yaşadığım küçük yeşil köyde, bir kadın anımsamıştım. Yan komşumuz… Annemle dertleşirken, şaşırdığınca “İlahi, bir yaşıma daha girdim!” demeyi pek severdi. Yere oturdum, karşımda ahşap duvar, çekip açmasam da tanıdık. İçinde fotoğraf albümleri var. Saklamaya çalıştığımız anlar yarım yarım, ahşapta sıkışıp kalmaktan sararmış. Aralarında tozak tozak olmuş, uçarak gelen, saçlarımıza dolaşık, izinsiz anılar var. Yalnızca bilenlerin gördüğü kırıntılar. Anlatılmayan, soyut kalıp yer etmiş çirkinliklerimiz… Arada bir sayfada duruverdim. Aklımdan bağımsız, sayfaları delik deşik eden gözlerim, aradığı şeyi bulmuştu. Düşüncelerime el verip yaşanmışlıktan sarı, siyah ve gri kalan resmi irdeledim. İncelikle kırılan ışık, sarmaşıklar, kadın. Sesini anımsayışımla küçük kare içimde renklendi. Kırk küsür yaşında, çilleri yanaklarına püskürtülmüş gibi kaygısızca duruyordu. Suluboya fırçasını sarstığındaki kör oluş… Hayal ettim, kağıt iç içe geçirilmiş liflerden oluşur, en ufak renk liflerin arasındaki boşluğa girerse izi kalır. Biz yazıp çizerken harcadığımız her kağıdı kısmen kör ederiz. Benek benek, hayır, aslına bakarsan tam tersine, nokta nokta yanaklarına sarılmış çilleri beni kör ederdi. Yaşı çok değilse de saçları tuz beyazmış diye duymuştum. Tabi o kına yakardı, kıpkızıl… Hiç yaşlı görünmedi gözüme, yalnız tek bir şey anımsıyorum beni huzursuz hissettiren… O zamanlar anlamını çözemediğim tatlı bir gülümsemesi vardı. Şimdi anlıyorum, o çok yalnız gülümserdi. Gülüşünü en içten haliyle gösterdiği bu fotoğrafındayken bile, teninden duman duman tüten tek bir imge var: Her dalı hoyratça köklerinden çıkarılmış, yekpare kök kalmış bir ağaç. Kuşlar içine yuvalanmış. Güneşin kuşkusuz en güzel turuncusunu her akşam içine kaçırıp saklıyor. Azıcık bekleyince safkan gelecek olan geceden kesik, tek tük ışık kalıntıları bulacak. Ay ile anlaşması var, üç günde bir salıncak asmak için serbest kalıyor. Sallandıkça ayın yüzünden düşen, uzak, toz beyaz ışık, deri keselerinde sakladığı en ilginç hazinesi. İçinde umut kutuları olmalı, demet demet ışıktan bükülerek yapılmış kara gün dostları, krizleriyle çakışık. Dışarıda olaylar azıcık kızışırken ansızın ve aniden kısacık mutluluk geliyor tatlı yüzüne… Yine ve yeniden gözümde insanlaşıyor, fani ve edilgen.

İç çekişler, hüzün tadında bir şeker tadı bırakıyor kimi çerçeveli anılar… Ve ben, her şeyi yerli yerine kaldırıp odama dönüyorum. Çekmeceler, beceriksizce katlanıp ütülenmiş kıyafetler içinde en rahat eşofmanı çekip alıyorum. Kalınca bir mont, köpek olur bu saatte endişesiyle alınan el feneriyle birlikte hazırım. Kapıyı çekip çıkıyorum, kilitlemek aklımın ucundan bile geçmez. Eminim hırsız bile girse, kitaplarımdan başka hiçbir şey göremez… Karanlıkta yanından yürüdüğüm ağaçların yeşili her şeye rağmen gözüküyor. Derin derin soğuk havayı soluyorum. Düşüncelerim o denli gelişkinler ki artık onlardan kopamıyorum, kurtulamıyorum… Bağımsız bir yansıma oluşturdular içimde ve gerçek bir dünya yansıması bu. Mayhoştu hayatım, artık alıştım, tadına varıyorum. Kimileri daha düğüm dolaşık yaşıyor, güçle ilgili. Zamanla güçleniyorsun, zaten öbür türlüsü akıl dışı olur. Zamanla, ağarıyorsun, saydamlaşana dek. Çünkü siyah birbirine giremez, dolaşığı çözülemez. Her yeri kara oluşundan “kördüğüm” olur. Çözdükçe ağarıyorsun dedim ya, geriye yalnızca sen kalıyorsun. İp saydam, arkasından parmaklarını geçiriyorsun, camlaşıyor ip, kırılıyor. Düşünmeden dudaklarından patlayan ünlem, evet, bir anlamı vardı! Kızıl saçlı kadın, o çok yaşamak dolu kadın, aklımın orta yerine düşüvermişti. Onun “İlahi, bir yaşıma daha girdim!” deyişi düşlerimde belirdikçe canlandı. Yaşadığın kadar yaşlıydın, bir duvarın ardından seni bekleyen , asla aşinalık kazanamayacağın yaşantılar kadar yıllık…

Gün doğmak üzereyken deniz kıyısı bir yere çöktüm. Banklar uzak kalsın, deniz kokusu, tuzlu sahil kumu avuçlarımın altında. Kazara bir yük gemisinin gidişini kaçırıyorum. Denizcileri izlemek çok şey gösteriyor, bir dahakine artık… Saklayacak yeri kalmayan sıcacık güneş göz kapaklarımı ısıtıyor. Gülümserken tanıdıkları düşünüyorum, yekpare kök kalış bizde alışkanlık.

Gün başlayacak, usulca, her şeyimle günaydın bahşediyorum kuşlara, gökmüşçesine yaşamak gerek…

“…Çabukça kalkışın

Düşecek kara camlı kırığımız kalmadı, elde yok.

Gök tersine uçurum ise

Bekletmeden uçmak gerek.

Kırık kalacaklar beklesin, zorla uçurtulmak elde yok.

doğru tabi

Bir de tutunarak uçmaya çabalayanlar var,

uçurtma insanlar.”

Bir Cevap Yazın