TARİH SAHNESİNDE HOKKABAZLAR

TARİH SAHNESİNDE HOKKABAZLAR

 

 

“Hocus Pocus Tontus Talontus…”

 

İngiltere’de en meşhur yankesici olarak tanınan William Vincent, 1619 yılında sihir ve büyü yapmak için aldığı ruhsattan sonra ilk gösterisinde bu sözleri fısıldadı ve dünyada hokkabazlık cereyan etmiş oldu. Orta Çağ papazları temsilcileri olduklarına inandıkları dinler adına gerçekleştirdikleri büyü ritüelleri 1453 yılında İstanbul’un II. Mehmed tarafından işgal edilmesiyle sonlanmış oldu. Daha doğrusu Yeni Çağ başlangıcıyla birlikte sınırları belirlenmiş ve özellikle de bir kitle hareketi olarak belirmeye devam etti. Nitekim Hitit Devleti’nin bir kültürel mirası olarak kabul edilen Eski Anadolu Büyüsü ve Büyücülüğü kavramları yerini 16. Yüzyıl ortalarına doğru artık kral soytarılarıyla eş değer gören hokkabazlığa bıraktı.

 

Eski Türk temaşa oyunları içinde en meraklısı da hiç şüphe yok ki hokkabazlıktı. Çünkü bir yandan el çabukluğu, gözbağcılığı gibi bir gösterisi olur, öte yandan da usta ile yamağı arasında uzun, güldürücü konuşmalarla Karagöz, Ortaoyunu gibi sözlü oyunlara benzerdi. Hokkabaz özel anlamıyla hokkalarla oynayan anlamına gelir. Hokka oyunu denebilir ki, gözbağcılığı, el çabukluğu gösterileri içinde en eskisi, en yaygınıdır. Oyun kısaca şöyledir: Tersine çevrilmiş üç kap ve küçük yuvarlaklar kullanılır. Nitekim dilimizde bir deyim de vardır: “Hokka da üç, yuvarlak da”. Oyunda tekrarlanan iki hareket vardır. Ya altı boş gösterilen hokkanın içinde topun veya topların çıkması ya da içine seyircilerin top konulduğunu sandığı tersine çevrilmiş hokkanın açılınca boş veya topların eksildiğinin gösterilmesidir. Oyun hokkaların, topların sayısını artırarak, boylarını büyüterek ya da oyuna toptan başka nesneler katarak uzatılıp geliştirilebilir.

 

Yumurta, top gibi çeşitli yuvarlak nesnelerle oyunlar yapanlara mührebaz, beyzabaz, yuvarlakbaz gibi adlar verildi. Hokkabazlar yalnız hokka oyunu göstermezdi. Eski Türk hokkabazları, eğik tutulan sopa üzerinde yumurtaları yürütüp düşürmeden sıçratırlar, paraları yok edip değiştirirler, sağdan, soldan bakır paralar çıkarırlar, hiç yoktan torba dolusu darı akıtırlar, sehpa üzerinde duran boş tastan su dökerlerdi. Gözbağcılık yapanların başka adları da vardı: Şu’bedebaz, tasbaz, şadırvanbaz, ayyar, efsunkun, sihirbaz gibi.

 

Hokkabazlık ülkemize XV. Yüzyıl sonu ve XVI. Yüzyıl başında Portekiz ve İspanya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan Yahudilerin getirdiği bir sanattır. Nitekim, yakın çağlara kadar Türkiye’de kukla ve hokkabazlık yapanlar Yahudiler olmuştur. İspanya’da hokkabazlara genel olarak juglares deniyordu, ayrıca jugador de manos, juego de maestre coral, mease coral, passa mesagicomar da denirdi. Hokkabazlar bir yandan da jonglörlük, soytarılık yaparlar, kukla da oynatırlardı. İspanyol tiyatrosu üzerine önemli araştırmalar yapmış olan Londra Üniversitesi profesörlerinden Varey, XIV. Yüzyılda hokkabaz için jocx vas denildiğini söylüyor. İspanyolcada j harfi h gibi okunduğuna göre bunun okunuşu hok vaz olmaktadır. Bunun da ses benzerliği bakımından Türkçedeki yakınlığını ortadadır. Ancak İspanya’ya Arapçadan girmiş olabilen bu kelimenin Farsça olması göz önünde tutulunca bunu kabul etmek zor olur. Nitekim ünlü Arapça ve Arap edebiyatı bilgini, İspanya’nın Ankara Büyükelçisi Ekselans Emilio Garcia Gomez’in bu satırların yazarına verdiği bilgiye göre, Arapçadan İspanyolcaya oyunla ilgili pek çok kelime girmiş olmakla birlikte bu jocx vas kelimesini hiç duymadığını belirtmiştir.

 

 

*Jonglörlük: Hokkabazlık, bir hokkabaz tarafından gerçekleştirilen, rekreasyon, eğlence, sanat veya spor için nesnelerin manipülasyonunu içeren fiziksel bir beceridir.

 

 

Eski Osmanlı metinlerinde hokkabazlık üzerine pek çok bilgi buluyoruz. XVI. Yüzyılda Gelibolulu Ali hokkabazları şöyle anlatıyor: Bunların bir fırkası dahi Hokkabazan: tutuşda ve kapışda cüsthiz olup alışda güya ki sihirbazlardır. Bir başka yerde ise: Ve hokkabazlar ise boş hokkada mekr ü sihir ü efsundan terkib olunmuş ma’cun bünyaddır. Gelibolulu Ali 1582 şenliğini anlattığı bir başka eserinde gözbağcılığı aşağıdaki mısralarla anlatıyor:

 

Bir çuvalın içine kondu heman

Ağzını dikdi kıldı bahre revan

Bir zaman durdu ab içinde çuval

Ol herifin olundu garkı hayal

Bir süre sonra adam su yüzüne çıkıyor:

Hem sökülmüş durur dehan-ı çuval

Kendi torlak ne saçı var, ne sakal

Buna herkes teaacüb etti dürust

Ne cihetten sokuldu bend nehsut

Kim tıraş eyledi bir anda serin

Bilmediler bu nüktenin eserin.

 

Başka metinlerde de hokkabazları anlatan yerler buluyoruz. Nitekim II. Mahmud’un 1250/(1834) yılında kızının düğünü üzerine bir surname yazan Rıf’at, bu düğündeki hokkabazları “Der Tarif-i Hokkabazan” başlığı altında şöyle anlatıyor:

 

Gahi o mahalde Hokkabazlar

         Faş itmede idi nice razlar

         Gahice ağır bahalı bir şal

         Kat’ile dürüst iderdi herhal

         Gahi birine verüb emanet

         Diğerden ani bulurdu elbet

         Bir hub yüzük koyub havana

         Bir gürz havale itdi ana

         Hurd itdi tozun havaya verdi

         Herkes ana yazık oldu derdi

         Yoksa yine tam hey’etiyle

         Sarmış o yüzüğü bir fitile

         Kesdi o fitili bi-mehaba

         Oldu yüzicek vücudu peyda

         Girmişdi biri çuvala ol dem

         Derbend idi dest ü payi muhkem

         Hali idi ol çuval zira

         Bakılmış idi mukaddem ana

         Uğraşti çuval içinde ol kes

         Kurtarasın elin ayağın kes kes

         Çıktı gülerek çuvaldan amma

         Bir tabla yemek çıkardı a’la

         Nadide nice hüner görüldü

         Ol surda çok safa sürüldü

 

1720 YILINDA BİR SÜNNET DÜĞÜNÜ

          Yukarıdaki mısralardan anlaşıldığı gibi eski Türk hokkabazları, Houdini ve günümüzün hokkabazları gibi elleri, kolları bağlı olduğu halde, çuvallardan kurtuluyorlardı. Günümüzde escapology denilen bu hünere güzel bir örnek 1720 yılındaki sünnet düğününde Zurbaz Şahin ile Hacı Mehemmed’in elleri ve ayakları bağlı iken içine konuldukları yeşil ve sarı zenbillerde yer değiştirmeleridir. Nitekim Topkapı sarayında bulunan Nakkaş Levni’nin çizdiği ve buraya alınan resim bu sahneyi canlandırmaktadır. Bu olayı görüp sürnamesinde anlatan Mehmed Hazin’in şu satırlarını okuyalım:

 

         …Şahin ile Hacı Mehemmed, bir çadır kurdurup, bir yeşil ve bir sarı zenbil getirip ikisinin dahi gözleri ve iki ellerin bağladılar. Badehü Hacı Mehemmed yeşil zenbile ve Şahin sarı zenbile girdiklerinden sonra, zenbillerin dahi ağzını muhkem dikip, derun-ı çadıra vaz’ı ve eteklerin zemine beraber puşide kıldılar. Çeyrek saat mürurundan sonra çadırı kaldırın diye içeriden sada ettiklerinde vaktaki çadır feri’ olundu, gördüler ki yine zenbiller va’z olunduğu gibi durur ve ağızları dahi kendi diktikleri gibi dikili, bu kerre zenbilleri taşra çıkarıp ağızların söktüler. Gördüler gözleri bağlı ve iki elleri artlarına bağlı, lakin yeşil zenbile giren sarıdan ve sarı zenbile giren yeşilden çıktılar. Bu keyfiyet vüzera ve vükelayı hayret – engiz etmekle sadrazam hazretleri ikisine dahi başka başka insandan sonra sekiz nefer ayakdaşlarına dahi altınlar ihsan buyurdular.

 

Hokkabaza Usta veya ortaoyununda olduğu gibi Pişekar, yardımcısına yardak denilir. Ustanın elinde bir pastav (şakşak) bulunur, bununla yardağa vurur. Bazen ikinci bir yardak da olur. Ustanın omuzunda takım cilbendi, yardak kova şalvarlı başında fes veya kaveza dedikleri ağaşısı dar, yukarısı geniş, tepesi bezden yapılmış bir toplu külah, beş, on parçadan yapılmış mintan ve ona uygun şalvar gibi koca bir don giyer, elinde tef olur. Seyircinin dikkatini oyunun püf noktasından uzaklaştırmak için yardak tefle velvele yapar veya bir büyücek deniz minaresini öttürür. Eski hokkabazların eşyayı yok etmek veya çıkarmak için enban denilen bir torbaları vardı. Yakın çağda ünlü hokkabazlar arasında Portakaloğlu, Boyacıoğlu, Ortaköylü Yasef’in oğlu, Karanfiloğlu, Yapakçıoğlu, Bezzazoğlu, Çiçekçioğlu, Endamoğlu, Usta Kanarya vardı ve bunların çoğu Museviydi. Usta ile yardak arasında tıpkı Karagöz’deki ve Ortaoyunu’ndaki gibi uzun, güldürücü bir konuşması olurdu. En tanınmış hokkabaz konuşması “Dalyan Konuşması”ydı. Önce dua ettikten sonra konuşmaya şöyle başlarlardı:

 

Usta: Aman benim pehlivanım…

Yardak: Buyur ustacığım…

Usta: Akşamdan beri yanıma gelmişsin bir patırtı, bir gürültü.

Yardak: Ustacığım, kim kaldırdı, kim götürdü (usta, şakşağı ile vurur, yardak şakağı yiyince külahı düşer, sonra yeniden giyer)

Usta: Öylesi değil.

Yardak: Ya nasıl ustacığım?

Usta: Yani bir vaveyla kopardın.

Yardak: Evet komşunun bahçesinden bir sarı leylak kopardım (şakşak) Bir kırmızı leylak kopardım (şakşak).

Böyle sürüp gittikten sonra, oyunun sonunu da şöyle getirirlerdi:

         -Hoş olsun pehlivanım, bu fasılda tiz kurtuldun elimden, bundan sonraki fasıllarda elbette elime geçeceksin, o zaman kozumuzu pay ederiz. (Dört yanı selamlar vererek, cilbendi omuzlayarak geldikleri gibi meydandan çıkarlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bibliyografya: Surname-Mertol Tulum, Metin And-Eski Anadolu Araştırmaları

 

Yorumlarınızı duymak isteriz...