Su Birikintisi

 

 

Havaların soğukluğuna aldırmayan kuş uçuyordu kubbeden çatıları aşarak. Vapurların, ısınmaya çalışan evlerin, odaların, insanların soluklarına karışıyordu kalabalıkların buğu rengindeki alaca gürültüleri. Cadde bedeni taşıyordu, ayaklar başı. Baş cisimleri, türevleri, yaşanmışları ve yaşanmamış olanları barındırıyordu o küçük kara deliğinde. Sigara ufacık bir ciğere ilişiveriyordu. Usul ve fısıltıdan hallice bir endişeyle. Oysa havaya karışsa ne de büyük yer kaplayacaktı, tüm uzuvlarına karışacaktı mavi edilgenin. İnsan bu esnada şüphesiz değildi elbet. Yürek sıkışıyor, ilmiklere bağınılmış fikirleri taşıyan baş zaman zaman, yoruluyor, bir zihnin gücü başa erişemiyor, ve hafiften dönüyordu. O bedenin gözleri o sırada göğü delen kuşu, kalabalıkları yaran o kuvvetli gürültüyü, kendinden bağımsız atılan eşgüdümlü binlerce adımı ve özveriyle, kimi zaman bıkkınıkla atan binlerce seven, sevmeyen, endişelenen, korkan, nefret duyan, bir avuç hasret olan, inim inim inleyen yüreği de göremiyordu muhtemelen. Onun görmeyen gözlerinden bahsetmek yersiz. onun yorgun zihninden. Onun ruh ipliğini dişlilere dolamadan önceydi belki insanlık. Şimdi bu elleri çelikten kadın evinin anahtarlarıyla oynuyordu yürürken ceplerinde. Adımları kaldırım taşlarının örüntüsüyle pekişsin diye başı eğik, kuru yapraklara basmak için bozar kimi zaman o örüntüyü. Ruhu kuş cennetinin en hür kanatlarıyla bezeli, avuç avuç salınıyor güvercinlerin özgürlüğüne her gece. şapkası yok başında kadının. Parmağında yüzükleri var. Eteğinde hafif yırtmacı. Belki o kaldırımın en güzel yolcusu sırf bu yüzden, belki takmasa da olurdu yüzüklerini, salmıştı saçlarını ve yırtmacı vardı eteğinde, en güzel aksesuarı olabilirdi hafif bir çukurluk yarattığında dudağı. Yoktu topuklu ayakkabıları. Beş, on santimin onu yukarı kaldırması,adımlarına güç ve başına yersiz bir diklik kazandırmazdı. Aksine,topukları daha da yere basmalıydı. İstasyona vardı kadın. Cebinde az buçuk parası, kaburgalarında bağrına vuran güneşin ılık keyfiliği vardı. Mutluluk burada belki, gardan sızan gün batımını tam göğsünde yakalamaktı ! Saatine baktı kadın. Ve salt bileği görülüyor olsa, muhtemel biri onu erkek sanırdı. Gözlerini devirdiği zaman göstergecinin hatları kalın, arzuyla taşıdığı  kaba bir erkek saati olmaya çok yakındı. Ama ona göre bir o kadar estetik !… Kalkmasına beş dakika vardı. Sigarasından bir nefes aldı. Soluğu gövdesinde kısa bir uykuya daldı. Zihnine değin ulaşan o ulvi nefes, kadını ufak ufak düşlere kolayca daldırdı. Kadının yaşamı neredeyse her halükarda koca bir muammaydı. Öncelikle sağlıklı kalmayı diliyordu. güneşin vurduğu körpecik yüreğinde bilinmez ellerin kelebeğini avuçlamasını  istemiyordu.  Gözleri yerdeki su birikintisine erişti. Sudaki yansımaların da gözleri çirkin ve edepsizce yırtmacına ilişmişti. Bitirmeden suya attı sigarasını. Başını ruhu kalbinden bacaklarına dökülürken göğe dayadı. Nikotinsiz bir nefes işini kolaylaştıracaktı. Tüm heyecanı ayaklarına sindi. o ayakları yürümek için yerinden oynatıncaya dek. Elbet kadın denilen canlı küçük bir bakışla pes etmeyecekti. Bunun olması demek, her dakika onlarca kez ölümü yaşaması demekti ! ”Eh elinin körü!” diyenler olacaksa da ayıp olur. Öykümüz uzun yıllar biriktirilmiş gerçekliklere dayalıdır. Paltosuna sarındı kadınımız, eh, biraz umursamaz davrandıysa da bir an için yüreğini ince külotlu çoraplarının arasından ayıklamak zorunda kaldı. Her şey tren hareket edene kadardı. Eve varana kadar bir daha böyle bir dikkatlilik payı yaşamazsa o günü törpüleyici bir nahoşlukla atlatacaktı. Sonra mı, sonrası geleceğin bir kadın için belirgin bir tahminsizliğe açılan kapılarında. belki yarından sonrası olamayacaktı ?

”Eööh be kardeşim!” diyenler olacak; demeyiniz. öykümüz, binlerce gazete arşivine, yüzlerce yetim evlada, ve onlarca kezzaplı vücuda, bir de, ..sayısız yaralı yüreklere dayalıdır.

Bir Cevap Yazın