Şehir Anısı

Şehri dolduran tüm alarmlar, aynı anda, ardı arkasına çaldı. Sanki kasırgalar geçmiş tüm şehrin sıkışık arka sokaklarından… Daracık, göz ardı yollara sokak lambalarının ışığı fazla, taşıyor sokaktan; taşacak yer bile yok, kara mavi gök için yanıyor sarı ışık. Sokak ışıklarının rüyalarında yıldız olmak vardır, geceleri çoğalır, birleşir, örgütlenirler. Kalabalık şehirlerde güçleri yettiğince kapatırlar asıllarını. Toprak bastırılmış, yitirilmişse de, yeri örten beton kırışıklığın derinlerinde ağlaşmış elektrik yığını, onların hayallerine güç katıyor. Toprağın boynundan fışkırıp yerçekimini aşıyorlar. Çünkü ışık, ipi sapı koparmış, tek çekincesi olmayan yeri siyah metal direklerin.  Düşünürken önceleri yavaş yavaş, bir iki saniye içinde de akıcı bir hızla hareketlenen ışıklar otobüs camının dışında kalıyor şimdi. Bir, iki, üç, dört ve ışıkları sayarken en tatlı rüyaların içine düşüyorum. Karanlık ve gölge artık hızlanarak birbirine yapışan ışıklara karıştı. Gülümserken aynı ışıklar zihnimin ahşap köşelerinde amaçlarına doğru birer zafer çığlığı olarak dönüyor. Hızlanıp gözden yiten sarı kuyruklu yıldızlar eriyik bulutlara karıştı, bıraktım. Gece lacivert, kara koyu siyah ve yoğun gri bulutlardan ibaret kalana dek bıraktım…  Zafer çokça sevdiğim gibi düştü avuçlarıma: başım, uyku, yine başım, yine uyku…

Aracın motoru uykuya geçtiği an gözlerim açıldı. Refleks haline gelmiş, motorun tatlı sert sarsıntısı uykuyla barıştırıyor, vücudum sıcak. Eriyen sıvı vanilyayla kaplıymışçasına önce gerçeklikler kaybolup ölüyor sonra uykularım uyanıyor yattığı yerden. Uykularımın yüzü en tatlı hali, mahmur, şişik ve huzurlu. En son ne zaman kendime ait bir yatakta uyuyup uyandığımı anımsamaya çalıştım; genelde evim, camların karanlığını yansıtan sıcacık bir koltuk. Koyu gri kıtırtılı kumaştan emektar çantam ve çoğaldıkça taşımakta zorlandığım defterlerim, bağlı kalmayı öğretip asla yalnız bırakmayan parçalar. Ayılmaya çalışırken bir taraftan hazırlanıp evimi terk ediyorum. Otobüs çoktan boşalmış zaten, hareketlerimin yavaşlığı en güçlü vedalardan olabilir. Beni on beş saat kaldırabilen, koca tekerlekleriyle, ağır, beyaz otobüs vedayı insanlardan çok hak ediyor ve gülümsüyorum. Yine yeni şehir, eski insanlar, tedbirli ve sıcak hoşgeldinler…

İner inmez içgüdüsel bir alışkanlıkla etrafımı incelemeye giriştim, belli ki sistemli insanlar kurmuş şehri. Otobüs garı limana bitişik, onlara paralel bir köşeye toplaşmış postane ve kargo şirketleri küçük bir kare halinde sırt sırta vermişler. Yollar siyaha yakın pürüzsüz asfalttan ve limana bitişik, beş metre genişliğinde, dağınık karelerden, koyu gri yolla mükemmel denebilecek denli uyumlu. Acıktığımı hissettiğim anlara dek yol iz takip etme gereği görmeden yürüdüm. Sahil boyu gemilerden gevşek ve uykulu sarkan siyah örgüden ağlara bakıyorum uzun uzun; komik, ağlara gözlerinin ‘takılması’. Onun dışında mesela, denizcilerin binbir dövmesi var, kaslı kollarına, kalın boyunları ve güçlü bacaklarına gün ışığı değdikçe belirginleşiyor. Esmer tenlerinde anlamı çıkmayan anılar var. Yüzleri tuzlu su ve rüzgardan sertleşmiş, hem sevecen hem eski. Açlığımı bedenimin orta yerinde yeniden duyumsadığım bir anda siyah yıldızlara benzer gözleri delici bakışlara sahip bir tanesine usulca yanaştım. Yüzüm yeni esintilerden umutlu, bembeyaz, taze ve bir parça ıslak. Sesim ve dudaklarım katılmayacak içimin kıpırtısına, onlar temkinli, soğuk, detaysız.

-Günaydın.

Azıcık şaşırttım onu, koskocaman beyaz dişleriyle gülümsüyor:

-Günaydın, birine mi bakmıştınız?

Tedbirli hoşgeldinlerden biri.  Bu seferki bir gülücükle geldiğinden daha bir sevecen, onun da içi dışına katılmıyordur belki.  Dikkatimi toparlayıp en ağırbaşlı, sakin tavrımla acıktığımı belirtince sağ olsun, on-on iki yaşlarında bir minik veriyor yanıma. Şehrin yemek sokaklarını arayışa çıkıyoruz, kokuyu takip edersen yollar zaten açık. Dolaysız yoldan inşa edilen şehir insanı yormuyor, haritaya ihtiyaç yok bile denebilir. Yürürken minik yol göstericim ciddiyet, heves ve tedirginlik karışımı kaçamak bakışlar fırlatıyor. Baktığını görmemiş gibi davranıyorum, minik bir oyunun içindeyiz. Beni incelemesine, hafızasına kazıyıp eleştirmesine izin vermek hoş bir kaçış yolu. Ne o soruyor ne ben açıklama gereği içinde kıvranıyorum. Kolay, hızlı ve sessiz. Nihayet kendi halinde, sade sokaklar bitince birbirine karışan yemek kokuları yoğunlaştı. Sıcacık yağ kokusu hayatımda ilk kez bu kadar tatlı, yoğun ve somut. Deniz taşıyan rüzgardan mıdır bilemiyorum ancak midem her zamankinden beş kez fazlaca boş. Gönlümün çektiği ilk masaya kurulup bana yoldaşlık eden minik adamı da soframa davet ediyorum. Mutluluğu da burnumdan içimin her noktasına süzülen yağ gibi sindirmek istiyorum yanıbaşımda bakan gözlere, onun içini merak ediyorum sonra usulca. Onun bana yürürken baktığı gibi inceliyorum, bir an değişiyoruz rollerimizi, sonra yine açlığın ve kokuların mührü biniyor zihnime, duruluyorum. Tabaklar ve üniformalar uçuşuyor kısa bir an, sonra teşekkürler sonra yemek şıkırtıları.

Tadı yanaklarıma, boğazıma ve dudaklarıma çöken ziyafet, uçucu bir ağırlıkla bindi göz kapaklarımın ucuna. Uçlarından kaydı, ta içlerine, en derinine yerleşti. Küçük denizci adam çoktan yok olmuş. Görevini tamamladı, karnı doydu, denize dönmeli. Mutluluk havada süzülürken toparlanıp kalktım. Bazı şehirler böyle olurdu, insanıyla tanışmazdık pek. Aralıksız sekiz dokuz saat sohbet ederek gezdiğim yerler de oluyordu elbet ama burası farklı… Şehrin havası burun deliklerinin hemen arasında tatlıca köpürüyor. Köpüklere gömülü kalmış, çıplak ve sessiz, bir bulutun altında buram buram tütüyorsun ve dünyanın en tatlı anı, şu an. Oranın da havası böyle sarhoş ediyordu insanı, şampanya gibi köpüren ve cesaretsiz kalıp vazgeçtiğin sınırları patlatan şehir. Sen şampanyanın tıpası oluyordun, çatlatıp kırık bıraktığın pencere camları da korkaklıkların… bunca hayalin arasından ayakkabılarım kum çalıyor sahilden, çoraplarımla birlikte acele acele çıkartıyorum. Burada her şey basit, fazla güzel ve yoğun. İskelelerden birinin ucuna yürüdüm, oturdum. Güneş batıyor; göğün kızılı, portakalı, moru birbirlerinin içinden tül gibi kayıp geçerken, düşünce yetimin hafif sarhoşluğuna gülümsüyorum. Ayaklarımı dayadığım denize karşı uzun düz bir çizgi arıyor aklım ayıklığını ispat edebilmek için ve ben bir kuşun geçişini kaçırıyorum önümden. İç geçirdim. Üç saate yine taşınıyorum, bu kez paralel şehirdeki tren istasyonundan kalkacak evim, kimbilir nereye, kentler de insanlar kadar kelebek ömürlü. Uzun zamandır böyle özlememiştim, henüz kalbinde olduğum bir şehri. Kovalayıp iyileştirdiğim eski yaraların izleri sızlıyor. Çok denedim, bütünle kalmayı, bir parçamı tekrar eden dairelerin dibinde bir halkaya sokmayı, çok denedim. Her sokuşturduğum parçam kaçtı. Çünkü artık bazı şeyler olmuyor, fazlaca yaşamak öğreniyorsun, öğrenince katlanmak anlamsızlaşıyor sıradan döngüye, katlanamayınca kaçışlar hep çıkış yolu. Az bileceksin mutlu bir şehir olmak için, biraz güneş kırmızısı, deniz moru, bir iki mercan kayalığı yeter. Gerisini insanoğlu inşa ediyor üstüne ve sen, onca karışıklığın en içinde, aslında biliyorsun ki tüm bunlar, balıkların ağlara takılması kadar basit ve nedensiz. Seyyahların şehir anılarına bağımlı olduğunu  öğreniyorsun ve yeniden denemeyi, -her koşulda ayağa dikilmeyi öğütlüyor uğrak kuşlar- aramak önemli, yana yana öğreniyorsun.

İçime bir şehrin daha ağırlığı çöküyor. Kalkıp gideceğim, karanlık çökmek üzere. Bir şehir daha katıyorum kuralsız örüntüye, en çekici ve uyumsuz yapboz parçasından çıkma ruhum, kalbimde yağmur odaları bakıyorum ve içim haritasız kalan örümceklerin ağı.

 Ütopyalar gitmek için.

Bir Cevap Yazın