Revēlō Mundi

Bulutlar üzerilerine bir dünya çökmüş gibi ağır –hamak altı. Pembeden griye ve maviye açılıyorlar belli bir yerde, bunun fotoğrafını çekemezsin, resmi çizilebilir belki diye düşünüyorum. O dolgun, dağılgan hallere tezat –aklımdan p harfi geçiyor, p, pürüzün p’si, pamuğun, bilemiyorum, p’li şeyler, p’lemek istiyor dilim, obsesif- ince kuru kollarıyla dalların arasından, kırmızı tabelaların içinden ve yanından geçiyorum, aylak. Dürtüleri sevmek lazımdı, yazma dürtüsü, uçma dürtüsü, sevişme dürtüsü ve hele daha fenalarını çünkü başka neyle bozguna uğratacaktık bir şeyleri. İmkan tuhaf bir kelime, diğerleri gibi. ‘İm’den türese keşke. İmkan, Arapça bir sözcük, bu kez sesliler değişse, mekan da bir akrabası olur mu, olur, imlerin bitimsiz birleşişi temkinle, olum-la veya olum-lu son. Dürtülerin zihni açma imkanı tatlı bir olasılık, gerçek hayat bozguna uğrarken dürtüler birleşiyor, omuzluyorlar tıkalı bir yolu. Sevişmek yazmaya gidiyor, yazmak, yazmak duruyor öylece veya uçmaya bakıyor. Bir roman yazmak için elimizde her şey, yalnız yine eksik bir şeyler.

11.11.2016

 

Kar yağıyordu. Fotoğraflarda çıkmayan, kendi içine çöküp dağılarak kristal kollarını birbirinin içinden geçirip iri ve daha yoğun bir kütleye dönüşmeyecek cinsten, ıslatan, üşütmeyen. Kırağı yağması gibi daha çok, davet ediyorum yüzümde yer açıp, kaşlarımın içindeki boşluklara, iki kirpiğimin uç-arasına (balkondan balkona üzerinden geçilecek tek kalaslık bir köprü gibi), iki dudağımın dayanma çizgisine. Kaldırımdan yürümeyi, şemsiye kullanmayı, kitaplara aralık koymayı sevmezdim, belirsiz, bulanık karşı çıkma yolları.

14.11.2016

 

Her şeyde ince bir ritim vardı. İnsanlara da müziğe baktığın gibi bakınca, müziğe de insana, öğrenmek yalnız bir fiil, yine ritmik, köşeli ve dolaşık. Kendini bırakıp sarsak, tutuk hareketlerle, yanlış yerlerden düşürüp kırarak kollarını, teslim olarak keşfetmek, binlerce yıl önce keşfedilenin içine girerek kaybetmek etinin merkezini, nefes nefese, ezbere bilinenin eklem yerlerini adımlarınla ısıtmak, “raks” edişin sesi gibi tutkulu. Böylece adım adım keşfetmek kendini, bildiklerinin içinde eriyip kaybolmak veya onların sana ilişmesi.

Gökyüzüne bakınca gülümserdim, kahve fincanlarına bakılır gelecek için ne ilginç, bulutlar da telve gibi iplik iplik, çözülgen. Her şeyden fal bakmaz mıydık zaten? Yolda bir köpek, uysal kahverengisiyle tüylerinin, tek kulağını katlıyor düşürüp, diğerini dikiyor. Tek kaşımı kaldırıyorum cevap olarak, aynalamak psikolojik bir edim. Uygunsuz sohbetimizin ardından –çünkü sözsüz aynalama bir yaklaşma kurnazlığı- köpeği kahverengisiyle bırakıp köprüye doğru yürüyorum. Merdivenler, ziggurat geçiyor aklımdan, tepeleme, siyah ve mor bir imge. Onlar kahveyle uğraşmamış belli ki, geleceği göğe havale etmişler. İnip çıkarak taş merdivenleri, asla bitirmeden, aynı kasların altında ezilerek taşlar, yarım keşfedilmişliğin çarpık heyecanı, çıplak ayaklara dokunarak güneşte pişmiş tuğla elleriyle, tapınak ve insan. Köprüde ilerlerken aklıma tabanlarımı unutturmaya çalışıyorum, sakat bir uçma hissi, daha çok düşünceyle yapılan cinsten bir çeşit sihirbazlıkla yirmi saniye boyunca havada yürüyorum. Köprüyü tutan demir ipler parçalanıp kopsa dış çizgilerinden, eriyen alaşımdan hava ağırlaşsa, uçarı bir tapınak hayali. Köprünün bitimi, tersine merdivenler ve toprak yola geçiş. O bildik eski sarı boyalı, büyük göz ve ağızlara benzer balkonlarıyla sokakları aralayan apartmanların yanından geçtim. Hep gülümseten koca, kırmızı bir duvar yazısı: “Ben mükemmelim.” Sokaktan geçenleri işin içine karıştırınca daha güzeldi anlamı. Aşık ve sarhoş harflerin göz ucumdan kayıp gitmesine izin verirken düşündüm, aşkın da yöntemleri vardı kendince. Üslup bilmeden yaratıyorduk, mesela retrospektif sevmek, ince ince her seferinde geçmişine dönerek birini bulup çıkartmak veya yoluna çıkan geçmişten birine aşık olmak. Aşinalığın cezbetmesi içini ama yine kendini bırakıp sarsak, tutuk hareketlerle, kaybede kaybede yolunu, harita çıkartmak, keşfedilmiş bir tenin içinden her seferinde yeni bir oluş bulmak en kuytu yerlerine dokunarak.

Çok çabuk sonuca varıyoruz, değişip dönüşerek, kayıp gitmesi bir şeylerin, onulmak için uyuşarak dans etmeyi keşfetmek. İlkel kabilelerin çıplak ritmiyle, kolum böyle kavrarsa boşluğu, yenilmez, şöyle daha zarif, tülden bir yarım daire gibi yarım yamalak, belli belirsiz şeritler. Şimdi bilinip öğretilenin karanlık patikalardan geçerek yolunu bulmak, böyleyken böyleymiş, ne büyük heyecan. Her gökyüzüne bakıp gülümsemek böyle mümkün oluyor belki…

Bedenin tahta kumaşlar üzerinde tüneyip içinden çıkması aklın, çünkü gündüz düşü bedenle yapılır. Bıraktım duyularım işlesin, hırsız girmesin diye lambaları açık bırakmak gibi, arka planda işlenmesini sağlıyorum bilginin, tebeşir, tahta, tak tak. Kurduğum düş öğrendiklerimi hatırlarken yeniden aklıma gelir mi, aklını ayırıp bölmek gerek, herkes kendi işine baksın. Pavlov’un köpeğini sahilde dolaştırmak, tabula rasa’dan klasik koşullanmaya geçiş. “Now you can have a  break.”

14.12.2016

Bir Cevap Yazın