Oxole

            “Oxole insanı her ormanda bulunabileceği hissini taşıyan bakışlarıyla süzerdi. Oysa onun türüne özgü bir ormandı bu. Oxole sürüsünün zamanla ve toprak kökleriyle örüp yaşattığı, ucu artık bırakılmış sınırı belirsiz bir yaşam alanı. Kendiliğinden büyüyüşündeki güzelliğe pek müdahale edilmezdi, yapılacak olan zarafetle gerçekleştirilmişti çoktan.

            Ormana yolunuzun ilk düşüşü ve bunun bir tesadüfle benzer kemiksel nitelikler taşıması fazlaca mümkün olacak bir durum değildi. Hem açık seçik hem de pek öyle göz önünde bulunmayan bir dağ oyuğunu geçmeli, sağ çaprazdan akan nehrin durgunlaşarak sola dönüş yaptığı yere dek yürümeliydiniz. Oradan mantarları ve büyük örümcek ağlarını temkinli bir hayranlıkla seyredebileceğiniz bir yol uzanır ormanın içine. Bu patikada insan, sanatın yüreğinden sızan delilik kokusunu seziş tedirginliğine benzer kalp atımlarıyla, capcanlı bir şeyin içinde gezmenin zarif vahşetini aynı bedende duyumsama zevkine erişebilirdi . İlerledikçe önce yeşilin koyu, ormansı tenlerine karışan büyük mor çiçekler yarı yolda göze çarpmaya başlar, boyutları küçük, renkleri lilaya yakındır. Sonra sonra koyulaşır, irileşirler, öyle ki bazen ağaçların altına çöreklenen çalıların üzerini örtüp onları kendi topraklarına yedirirler. Büyüleyici kokuları açık havada olmasalar kolaylıkla yürek çarpıntısının eşlik ettiği tatlı bir nefessizlik yaratabilir. Çiçekler büyüdükçe nehrin sesi de yok olur, artık ormanın kalbi, yaklaşık ve gizem dolu bir imgeye bürünür zihinlerde.

            İşte dostlarım, tüm bu yollardan geçip ormanın kalbine eriştiğimizde buranın ışık geçirmez bir pür karanlık olduğunu keşfetmiştik. Oxolelerin yuvası bu karanlık yürekteydi, gece yaratıklarıydı onlar. Merkezde oluşturdukları bu kalp, öylesine güneş geçirmez bir yerdi ki karanlığın sınırında uçurumun kıyısına geldiğimizi düşünerek irkildik. Işığın ısısından da yoksun, yavan bir karanlık keşfedilmişti, işe yaramaz bir buluş!”

Yarı karanlığı inceltip sisleştiren kalabalıktan belli belirsiz bir mırıltı yükseldi. Kimisi buna işe yaramaz bir buluş denmesine homurdanıyor ve karanlığın asaletini çevresinde oturanlara birtakım gerekçeler göstererek kanıtlamaya, dahası savunmaya çabalıyordu; kimileriyse konuşmanın uzunluğundan huysuzlaşmış, tüm bunlara değip değmeyeceğini fısıldaşıyordu kendi aralarında. Bazıları Oxolelerden korkmuş, bazılarıysa onları küçümser mimiklerle etrafı süzüyordu. Sunucu hakimiyetinin dağılır gibi oluşunu fark edince dudaklarını büzüp tek kaşını etkileyici olduğunu bildiği bir kavisle yukarı taşıdı. Canlı bir tınıyla seslendi:

“Fakat dostlarım, bilmediğiniz bir şey var, şimdi oturduğunuz bu çember biçimini almış koltuk dizileri, dahası üzerinde durduğum sahne o gölge yürekti -mırıltılar durgunlaştı- hâlâ sol arka yanımda, bir buçuk iki metre uzağımda gördüğünüz karartılmış alanda Oxoleler var. Bugün hem onlara en güzel yiyecekleri sunabildiğimiz hem de varlıklarını insanlıkla paylaşabildiğimiz ilk Orman Sirki’nin açılış günü ve sizler bunun ilk tanıklarısınız! –eksik olan bir şeyler var- Bugün onları ilk kez ışığa çıkaracağız, belki bir gün gölge tenlerini, henüz sınıflandırılmayan tüylerini de okşayabiliriz. Sevgili dostlarım, nihayet karanlığa değebiliriz…”

Sözleri yarıda kesilen uzun siyah şapkalı sunucunun budanarak açılmış gökyüzünün karardığını görmeye vakti olmamıştı. Fark etmediği bir diğer şeyse sahne ışığı üzerine düşürüldüğünde yarı karanlıkta kalan seyircilerin koltuklarının da giderek koyulaşması ve sessizleşmesiydi. Ağır, füme bir bulut tam üzerlerinde durmuş, yağan yağmur nehrin şimdi kararan sularını ormana dek taşırmıştı. Kalabalıktan çıt çıkmadı, çoktan bir şeylerin koltuklarının arasına sızdığını, sırtlarını gıdıklayan, içlerini boş bir ceviz kabuğuna dönüştüren hissi keşfetmişlerdi. Sunucunun hâlâ yankılanan bölük pörçük sözleri suyun ılıklığında eriyip yok olurken kopup gelen onlarca mor çiçek, devasa enstrümanlar gibi karanlığı süslüyordu. Oxoleler pelerinleşen gölgeleri taşıyarak ilerlemiş, sunucuyu ve geride kalan her şeyi nehrin suyuyla kavrayarak yutmuştu.

Toprak suyu içine çektiğindeyse geriye bir tek mor çiçeklerin ışıltısı kaldı.

Yorumlarınızı duymak isteriz...