Olay Mahali

Telefonun rahatsız edici sesiyle uyandı. Gördüğü rüyanın etkisinden hala kurtulamamıştı. Nefes nefese uyanıp da yatağa çakılı kaldığında niye uyanmam gerekiyor diye kendine sordu. Boş gözlerle tavanı süzdü. Eli sigaraya gitti. Düşünmekten beyni patlamak üzereydi. Hissediyordu. Üzerindeki tonlarca ağırlığı. Ruhundaki her bir ağrıyı. İmkanı olsa hiçbir şey hissetmeden yaşamak isterdi. Bütün hislerinden tek seferde kurtulmak. Kendinden muaf kalmak istiyordu. Rüya değildi.

Yataktan çıkıp soğuk suyla yüzünü buluşturdu. Kanlanmış gözleri. Titreyen elleri. Aynaya indirmek için can attığı o titreyen elleri. Bitmiş bir haldeydi. İnkar mı öldürür kabullenmek mi?

Siyah pantolon siyah gömlek siyah ceket. Bir cenaze için gerekli görsele ulaşmıştı. Kendi cenazesine saygı duymalı insan diye içinden geçirse de kendi cenazesine gidemeyecek kadar da acizdir insan diye tamamladı zihninde. Dün geceden beri susmayan telefonu. Yersiz kurulan cümlelerden artık midesi bulanıyordu. Her şey için kendini suçladığı bir çıkmazda kalmıştı. Ve herkesin aksini söylemesi hiç iyiye işaret değildi ona göre. İnsanlar yalan söyler. İnsanlar senin iyiliğin için sana yalan söyler. İnsanlar senin kötülüğün için de yalan söyler. Hamuru yalanla yoğrulmuş bir et parçası. İnsanı daha üst bir yerde görmeye çok çabalamıştı. Artık başaramıyordu. Ve bu olaydan sonra başarmak da istemiyordu. Üzerine basıldığında tüm eklemleri kırılmış bir böcek, yine de ölmeme şanssızlığına sahip bir böcek. Üzerine basılmıştı. Bu aşikardı. Şimdi de işittiği güçlü ol, dayanmalısın, onun için dayanmalısın cümleleriyle savaşıyordu. Kapıyı kapattığında gözünden süzülen yaş, oraya yığılıp kalması an meselesiydi. Ağlamayacağına dair ona söz vermişti. Hangi sözünü tuttun ki bunu tutacaksın diye kendine çıkıştı. Canı acıyordu. Belki de canı bile ona acıyordu. Apartmandan çıktığında bir sokak kedisiyle karşılaştı. Ona sarılmak istedi. Karışmış saçı ve sakalından ürkmüş olacak ki kedi uzaklaştı. Sevilecek bir adam olmadığını zaten biliyordu. Ama sevmek, sevilmek için değildi. Sevmek sadece sevmekti. En azından onun için.

Ayakları geri geri gidiyordu. Birazdan sevdiği kadını toprağa verecekti. Birazdan onsuz kaldığı tokat gibi yüzüne çarpacaktı.

İnsanlar toplanmış. Adım atar atmaz kalabalıktan ayrılan birkaç kişi yanına koştu. Destek olmak için. Ama donup kaldı. Hareket edemiyordu. Gözünden yaşlar süzülürken, diz çöküp Neden o! Neden ben değil! diye bağırdı. Kalabalıkta homurdanmalar başlamıştı. Vah vah yazık gencecik adama diyorlardı. Duymaması gerekti. Duymaması gerek.

Bitti. Herkes gidiyor. Gitmesi için ona da baskı yaptılar. Toprağa öyle bir sarılmıştı ki ayıramadılar. Bu sefer ayıramadılar. Bir vedanın en sahici yanı, kalbi yerinden ayıran yanı, geri dönüşü olmadığını bilmekmiş. Cebindeki silahı çıkardı. Sensiz yapamam diyordu bir yandan. Hıçkırıklar içinde. Sensiz yapamam diyordu.

Rüya değildi.

Üzerinden iki mevsim geçmişti. Haziran’dan bu yana. Ve bilirsiniz Haziran’da ölmek zordur. En zoru bu muydu acaba?

Sokakta kimse yoktu. Tek başına yürürken adımları birbirine karışıyordu. Apartmana girdiğinde artık yürüyemeyecek haldeydi. Merdiven korkuluklarına tutunarak çatıya çıktı. Bir sigara yaktı. Birkaç saat sonra beyaz tebeşirle, baktığı yerde resmi olacaktı, olay mahali olacaktı.

Bir hayatın bittiği yerden kendine bir hayat yaşatamamıştı. Onun bittiği yerden başlamak, öyle yarıda kalmış bir kitabı okumaya benzemiyordu. Bir adım daha attı. Ona kavuşmak için. Birkaç saniye. Son düşündüğü, son hissettiği, son bildiği hala sevmekti.

 

Öyle sevdi ki,

öyle sevdi ki şehrinde sirenler çalmaya başladı.

Onsuzluğa nefesi yetmemişti.

Kimseye anlatamamıştı.

Kimse de anlamak istememişti.

İnkar mı öldürür kabullenmek mi?

Artık mühim değildi.

 

Şarkının sonunda, ışıklar kapandığında, dört duvar bir olup üzerine saldırdığında; insan yalnızdı. İnsan yalnızdı.

Buradan sonrası hiçbir işe yaramazdı.

Kapat şarkıyı.

Kapat ışıkları.

Bu son çıkmaz’dı.

Bir Cevap Yazın