Mavi Yaprak

 

Almusian Pazarı, her ayın ilk günü güneş doğar doğmaz kurulmuş oluyordu. Güneş yükseldikçe pazar kalabalıklaştığı için erken gidenler en iyi ve taze ürünleri alabiliyordu. Vernula, o sabah uyuyakalmıştı. Uyanır uyanmaz, panikle sıçradığı yatağından gardırobuna koştu. On iki tane elbisesi vardı. Aynı modelde farklı renklerden yapılmış on iki tane elbise… Yeşilin ve kahverenginin tonlarından altışar tane, boynundan ayaklarına kadar kapatan, ağaç liflerinden yapılmış elbiselerdi bunlar. Her zamanki gibi görünmeliydi. Seçmesi zor olmadı.

Aynanın karşısında, saçının yeşile boyalı olan tarafını kulağının arkasına itti. Kahverenginin en açık tonu ile boyanmış elbisesinin ceplerini düzeltti ve yaka kısmına küçük bir iğne iliştirdi. Yastığının altında sakladığı hançeri de cebine koydu ve aceleyle tek odalı evinin dışına çıktı. Yüksek din insanlarının oturduğu bir muhit olan Somnium, O’ndan önce uyanmıştı. Adımlarını hızlandırdı. Meydana yaklaştıkça pazarın uğultusunu duymaya başladı.

Almusian Pazarı, Almus dinine bağlı insanların alışveriş yaptığı özel bir pazardı. Almusian’ların inandığı ve takip ettiği “Yüce Ağaç” olan Almus’un minyatürü, pazarın girişindeki büyük kapıya asılmıştı. Bir insan boyundaydı ve tahtadan yapılmıştı. Almus; gövdesi, yere düşen gölgesinden daha geniş, bodur, mavi yapraklı bir ağaçtı. Bu minyatür de Vernula’nın işini çok sevdiği bir sanatçı tarafından oyulmuş ve boyanmış, harika bir kopyasıydı.

Yanasıca Almus diye aklından geçirdi Vernula. Birden mimiklerini kontrol etti. Sonra da etrafındaki insanları… Beyaz teni ham bir elmanın ki gibi yavaşça kızardı. Arkasına saklandığı yeşil lensli tahta gözlüklerini burnunun üst kemiğine kaydırdı. Yanasıca, kül olasıca Almus…

Yirmi yedi yaşına kadar her gün o ağacı görmüştü. On yaşından beri her gün o ağaca dokunmuştu. Monasticium’un ana salonunda bin yıldır canlı duran Almus’un huzuruna çıkmadığı bir gün dahi olmamıştı. Her sabah ve her akşam… Yüce Efendimiz Almus. Bana verdiklerin için teşekkür ederim. Vernula bu ritüeli her sabah değiştirirdi. Korkunç elbiseler ve burnumdan sürekli kayan gözlük için teşekkür ederim Almus. Yediğim reçine ve ağaç kabuğunun ağzımda bıraktığı boktan tat için teşekkür ederim Almus. Sabah insanı olmadığını kendine itiraf etmekten çekinmezdi.

Pazardaki tezgahların arasında dolaşırken, tek severek yediği damla sakızının kalmadığını fark etti. Yine fazladan ödeyerek o köylü kurnazından almak zorunda kalacağım. Düşünürken yüzünü tiksintiyle buruşturduğu kurnaz, karşı komşusuydu. Koyu bir Almusian olan Patria, dini ritüellerini hiç aksatmadan yerine getirirdi. Bunun için ona giydiği cübbesine iliştirmek üzere Almus’un mavi yaprağından vermişlerdi. Bu bir Almusian için büyük bir onurdu. Patria da bu onuru her gün takar, içinde para geçen her konuda onurunun görüldüğünden emin olurdu. Alışveriş, mavi yaprağı görenler için ne kadar zor geçiyorsa, Patria için o kadar keyifli oluyordu. İşte bu onuru kullanarak, erkenden gittiği pazarda, çok satılan kıyafet, yiyecek, araç gereç, ne varsa toplar; evinde, en az üç misline satardı. Vernula, tam bir Almusian diye içinden geçirdi reçine ile yumuşatılmış ağaç kabuklarını torbaya doldururken.

Her ay pazarı gezmeye gelen farklı dinlerden insanlar da olurdu. Almusian yiyeceklerinden tadar, suratlarını buruşturup, gülerlerdi. Merak edilecek birşey yok. Boktan yiyecekler işte. Satılan kitapları inceler, elbiseleri ve cübbeleri denerlerdi. Zengin olanlar iyi alışveriş yapar, pazarcının yüzünü güldürürdü. Kırmızı, sarı, beyaz ve daha bir çok renkten yapılma, farklı kumaşlar ile dokunmuş, model model elbiselerle salınırlardı kadınlar. Keşke diğer insanların girişine kapansa…

“Vernula! Hey Vernula!” Ses, küçücük tezgahın arkasından Vernulaya doğru yönelen ufacık bir adamdan gelmişti. O da düşüncelerinden bir an için sıyrılıp, yaşlı Punicei’ye doğru yöneldi. Punicei, tahtadan ve yapraklardan yapılmış yüzlerce kolye, bileklik ve minyatürlerin arasından narin bir bileklik aldı. Vernula’nın bileğine taktı. Yusyuvarlak tahtaların, sıkı örülmüş bir yaprak lifine dizilerek oluşturulduğu bir bileklikti bu.

“Güzel kızım Vernula. Seni görmek çok güzel. Pazar kurulmasa seni göremeyeceğim neredeyse. Çok mu çalıştırıyorlar seni o koruyucular?” Yaşlı adam sevgiyle bakarken, Vernula’nın ellerini tutuyordu.

“Ah punicei! Bir bilsen… Beni o korkunç Monasticium”un kütüphanesine bağlayıp, kırbaçlayarak kitap okutuyorlar, araştırma yaptırıyorlar. Hatta bir keresinde… Hatta bana tüm o eski küf kokan kitapların tozlarını aldırttılar. Öksürmekten bitap düştüm ama su bile vermediler bana.” Dudaklarını muzırca büzüp, üzgün taklidi yapınca, ikisi de kısa bir kahkaha patlattı. Gülüşmeleri bitince ciddi yüzünü giyip, konuşmaya başladı.

“Yoruluyorum Punicei. Her gün aynı şeyler biliyorsun. Sen de bir zamanlar kütüphaneciydin. On yedi yıldır okuyup, yazıyorum. Yazıyoruz, okuyoruz. Onlarca insan… Kütüphanenin ikinci katındayız henüz. Senin bıraktığın yerde yani.” Gözlüğünü burnunun üstüne yerleştirirken kafası saygıyla büküldü. “Bir şeyler oturmuyor işte Punicei. Sanki hep bir şeyler eksik kalıyor. Sizin zamanlar ile bizimkiler çok farklı. Duyuyorsundur muhakkak. Nefes aldırmıyorlar.”

Yaşlı adam kel kafasını ovuşturarak iç çekti. “Her şey kararında kızım, her şey kararında. Elli yıl boyunca verdiğin hizmetin sonunda bir tezgah, bir mavi yaprak, bir de yüzümdeki çizgileri verdiler. İşin kararı buydu. Onu alınca çok farklı olacak diye düşünüyordum o vakit. Mavi yaprağı yani…” dedi ve eliyle tezgahı işaret etti. “Şimdi yaprak evde ben buradayım.”

Genç kız huzursuzca kıpırdadı. Gözlüğünü düzeltti. “Tamam. Tamam Punicei. Çalışma şevkimi yeniden alevlendirdiğin için teşekkür ederim. Bugün bu şevkle harika işler çıkartacağım.” Yine muzır gülümsemesini takınmıştı. Punicei’nin ellerini tutup, bir daha ki pazara kadar veda ederken, gözü bileğindeki ayrıntılı takıya ilişti. Bunları yapacak dinginliği ne zaman buluyor? Hele ki böyle karışık bir zamanda… Elini cebine atıp, hançerine dokundu. Buz gibiydi. Normal davran, sakin ol.

Vernula, küçük tezgahtan ayrılırken, pazarın kuzey çıkışında bir arbedeyi fark etti. Etrafı koruyucular tarafından çevrilmiş olan yeşil cübbeli bir Almusian bağırıp, duruyordu. “Yemedim! Ben balık yemedim. Ben sadece kokluyordum. Yiyorum sanmışlar. Lanet ispiyoncular! Ben ağaçtan başka bir şey yemedim. Benim inancımdan şüpheniz mi var? Yemedim diyorum size! Balığı ağzıma sürmedim.” Mavi cübbeli koruyucular, Almus’un dinine bağlı en iri ve en salakları arasından seçilir. Bunun gibi dine aykırı durumlarda emri uygular ve kuralları bozan kişileri Monachus’larının karşısına getirirlerdi. Nerede bir mavi cübbe görünse, en dindarı bile gerilir, hareketlerine çeki düzen verirdi.

Vernula’nın, bağırıp çağıran adamı tanıması çok sürmedi. Oturduğu sokağın karşısındaki evin ikinci katında oturan, tanıdığı tanımadığı herkese dini vaazlar veren adamdı bu. Bok herif… Demek ki bütün o ‘ağaçtan başka bir şey yemeyin’ ile ilgili vaazları yalandı. Neredeyse mavi yaprak vereceklerdi. Boktan dinlerinin uydurma herifleri işte.

Üzerine ağaç oymacılığı ile yaprak desenleri çizilmiş, kalınca bir asaydı. Koruyucunun, bağıran adamın kafasına vurup, bayılttığı kısım, asanın tepe kısmıydı. Tepe kısmına işlenen yapraklar maviye boyanmıştı. Asanın ortasını süsleyenler yeşil, en altta yere değen kısım ise kahverengiye boyanmıştı. Maviye boyalı tepe kısımda kurumuş kan lekeleri varken, sürekli çamura temas eden kahverengi ise siyah lekeler ile kaplıydı. Durumla ilgilenen Atrelius, genç kadına başıyla selam verdi. Vernula üzerini silkeleyip, gözlüğünü düzeltti. Hızlıca başını sallayıp, yürümeye koyuldu. Geri kalanları Patria’dan alırım. Bu kadar pazar yeter. İşine odaklan.

Reçineli ağaç kabuğundan bir adet yerken, pazardan çıkmıştı. İleride Monasticium’u gördü. Siyah taştan yapılmış bina, gökyüzündeki gri bulutlara değin uzanıyordu. Bina, Vernula’ya hep ıslakmış gibi görünürdü. Parlak siyah taşlar ışığı güzel yansıtırdı. Vernula, Monasticium’u yapan usta almusian mimarın günlüğünü okumuştu. Bu tarihten bin yıl önce kaleme alınan bir günlüktü bu.

Siyah taşlar, binanın görkemli görünmesi için seçilmişti. Ve daha kutsal… Öyle kutsal ki beni karanlığa boğuyor. Emektar işçilerin tek tek taşıyıp, özenle yerleştirdiği taşları yapıştırmak için özel harçlar kullanılmıştı. Çalışırken ölen zavallı işçilerin cesetlerini parçalayıp, reçine ıle karıştırarak harç yapmışlar. Cani mimarlar… Ve ortaya böylesine göz alıcı bir mimari sanat eseri çıkmıştı. ‘Tüm Almusian dostlar için. Barış ve güzellik için.’ denmişti. Ucube binanız yere batsın.

Almusian hükümeti binalarının bulunduğu caddeyi de geçince, Monasticium’a ulaştı. En az üç insan boyu olan surlarının yanında yürürken, her zaman yaptığı gibi elini surun duvarına sürtüyordu. Yürürken, surun pürüzlerinin elini karıncalandırması hoşuna gidiyordu. Sonunda kapıya vardı. Mavi cübbeli iki koruyucu kapıda bekliyordu. “Vernula! Pazardan sadece bir poşet alışveriş mi yaptın?” Poşeti gösterirken alay ederek sordu koruyuculardan iri olanı.

Vernula, gözlüğünü düzeltti ve asil bir havaya büründü. Çenesini kaldırarak, ” Benim gibi üst düzey bir Almusian’a verecek kadar iyi malları yokmuş. Ben yine de gönülleri olsun diye bir poşet reçineli ağaç kabuğu aldım. Buyurun yiyin alt tabaka pislikleri” derken sesini teatral bir hava ile yükseltip alçalttı. Gülerek uzattığı poşetin içinden birer tane reçineli ağaç kabuğu alan koruyucular kapıdan çekilerek, Vernula’nın geçmesine izin verdiler.

Bahçeye girince onlarca çiçek kokusu burnuna hücum etti. Bahçe o kadar büyüktü ki kendini bildiğinden beri Monasticium’un kütüphanesinde çalışmasına rağmen göremediği bir çok yeri vardı. İrili ufaklı, çeşitli renk ve kokularda binlerce çiçek, rengarenk ağaçlar, oturmak icin kütükler, salıncaklar, piknik masaları ve daha göremediği belki yüzlerce bitki ve eşya bahçeye düzenli bir şekilde yerleştirilmişti. Takıntılı bir adam bu düzeni yapan ve koruyan. Monachus’un yardımcısı Atrelius salağı…

Poşetinden bir kabuk daha çıkarıp, yürürken yemeye koyuldu. İğrenç. Korkunç. Boktan. Zevksiz bir yiyecek. Yanasıca Patria… yine bir sürü paramı alacaksın, diye düşünürken suratı, yediği kabuğun acımsı tadıyla burkuluyordu. Dev binanın girişine gelince durdu ve avucuna küçük bir iğne batırdı. Avucundaki kanı parmağına bulaştırıp, giriş duvarında asılı olan isim listesine yöneldi. Gözlüğünü burnunun üstüne kaydırdı ve kütüphane bölümündeki ismini buldu. Hemen yanındaki kutucuğu kırmızıya boyadı. Pazardan dolayı henüz gelmeyenler vardı zira çoğu kutu, Monasticium’da çalışanların kanı ile kirlenmemişti.

Ana kapıdan giriş yapıp, Almus ağacının olduğu büyük salona vardı. Masmavi yaprakları, kalın gövdesinin üstünde parlıyordu. Ağaç, ziyaretçiler görebilsin diye, yerden iki insan boyu yüksekliğinde bir toprak birikintisinin üzerinde duruyordu. Etrafını, sarmaşık kaplı dikenli teller çevreliyor, insanların yaklaşması engelleniyordu. Tellerin önünde de her iki metrede bir koruyucu dikiliyordu. Ellerinde korkutucu asaları ile ziyaretçileri süzüyorlardı.

Vernula izin isteyip, Almus’un huzuruna cıktı. Ağacın pürüzlü gövdesine dokunup, gözlerini kapattı. Yapacağım şey için bana yardım et Almus pisliği. Bunu senin için yapıyorum sayılır. Yeşil gözlerini açtı. Cebindeki hançere dokundu. Almus’un huzurundan inip, Yüce Monachus’un odasına yöneldi. Odaya giden yol uzun bir koridordan ibaretti. Tüm koridorun sol duvarda eski Monachus’ların resimleri, sağda ise bilinmeyen odalara çıkan onlarca kapı sıralıydı. Nihayet, kapısında iki koruyucu olan Monachus’un odasına ulaştı. Koruyucuları başıyla selamladı.

Monachus bir isimden ziyade bir rütbeydi. Almusianlar tarafından baş koruyucu olarak da bilinirdi. Yüce Almus’un yüce koruyucusu… Bu rütbe bin yıldır değişmemişti. O rütbeyi üstlenenler otuz yedi kere değişmişti. Vernula odaya girdiğinde otuz sekizincisi damla sakızlı çayını içiyordu. Vernula, burnundan düşen gözlüğünü çıkarıp, cebine koydu. Elindeki poşeti, kapattığı kapının yanına bıraktı.

Monachus, çayından bir yudum alıp, Vernula’yı karşılamak üzere ayağa kalktı. Zayıf yüzündeki turuncu sakalları O’nu farklı kılıyordu. Sakallarını ne kahveye ne yeşile boyardı. Oysa daha önceki Monachuslar sakallarını boyardı. Hiç iyi bir lider olamadın diye aklından geçirdi Vernula. Arkandan çevrilen oyunları hiç göremedin.

“Almus’un gölgesi üzerinde olsun. Nedir bu saatte seni buraya getiren?” Diye sordu Monachus. Vernula ciddiyetle” Yüce Monachus efendimiz, Almus’umuzun koruyucusu… Gölgeniz ışığımızdır. Yardımcınız Atrelius efendim. Beni O gönderdi.”

Birden cebindeki hançeri çıkarıp, Monachus’un masasına bıraktı. “Bu hançeri göğsünüze saplamamı, sonra da kapınızda duran koruyuculara ağlayarak gidip, öldürülmüş olduğunuzu söylememi istedi.” Anlatırken dudakları titriyordu. Gözlerini hançere korku dolu bakışlar ile sabitlemişti. Panikle konuşmayı sürdürdü. “Efendim ben yapamazdım. Yani yapamayacağımı söyleyemezdim. Beni tehdit etti. ‘Balık yediğini söylerim. Almusa inanmadığını uydururum. Şekerleme yemekten seni idam ederim. O’nu baskasina öldürtürüm.’ diyordu. Bozamazdım efendim. Bu planı bozamazdım. Ölümden korktuğumdan değil. Sizin ölmenizi kabullenemezdim. Planı devam ettirip, zaman kazandım.” Titreyen elleriyle gözlüğünü çıkarıp, taktı. “Benden şüphelenmemesini sağladım. Kapıdaki koruyucular efendim. Onlar da biliyorlar oyunu. Beni bekliyorlar. Yani sizi öldürüp, onlara seslenmemi. Devamını onlar getirecekmiş. Beni eve göndereceklermiş. Normal davranmalıymışım hep. Pazarı seçmişler ki Almus’un en çok ziyaret aldığı gün olsun. Karışıklıktan, kalabalıktan faydalanacaklarmış belki.” Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlayınca gözlüğünü çıkarıp, yüzünü sildi. “Ne yapacağız efendim? Benim yapmadığımı anlayacaklar birazdan. Onlar gelip sizi öldürürse… Biz Almusianlar ne yaparız? Nasıl yaşarız dinimiz olmadan? Siz olmadan… Yalvarırım bir şeyler düşünün. Ne olursa yaparım. Ne olursa…”

“Çoktan düşündüm Vernula! Atrelius’a defalarca söylemiştim Vernula’dan şüphelenmen yersiz diye. Seni kütüphane koruyucusu ilan ediyorum.” Vernula’nın çarpılmış yüzüne bakarak yaşlı Punicei’nin taktığı bilekliği çıkardı. Yerine beş adet mavi yapraktan yapılma bir bileklik taktı. Kızı omuzlarından bastırıp, dizlerinin üzerine çöktürdü. “Bundan sonraki zamanını kendi odanda, özel Almusian araştırmaları yaparak geçireceksin. Diğer Almusian’ların düzenden çıkmamasını sağlayacak, dinimizi her zaman yücelteceksin. Almus’a ve gölgesi olan bana yemin et.” dedi ve Vernula’nın yeminini duyduktan sonra kolundan tutup, kaldırmaya yöneldi. Vernula’nın kolu, Monachus’un gömleğinin altındaki gizli zırha çarpınca canı yandı. Kızı sandalyeye oturttu ve kapıdaki koruyuculara seslendi. “Bize iki balık ve şarap servis edin.”

Bir Cevap Yazın