KIRIK AYNA

Yine uyandım. Karşılaştığım ilk şey tavan ve bazen son şey. Selam tavan. Görüşmeyeli dokuz buçuk saat oldu. Nasıl da kocaman olmuşsun öyle. Tavan bana, sululuğu bırak biraz ciddi ol diyor. Haklı tabi kendince… Onunla dalga geçtiğimi sanıyor hayır kendimle alay ediyorum. İnsanın her eylemi kendine dönüktür bilmiyor. Yine de bu konuda saf olan taraf tavan, kurnaz olan ise benim. Çünkü çok biliyorum. Ah biraz da yazabilmenin yollarını bilsem, en azından şu içimi kaplayan karanlıktan biraz olsun kurtulabilirdim. Ben yazar Cevdet Apaçık. 58 yaşındayım. Birkaç yıldır yazamıyorum. Halbuki hatırı sayılır öyküler, romanlar yazdım. Ve onları yazan ben şu an çok uzaklarda, oradan bana el sallıyor. Beni yanına çağırıyor. Gidemiyorum. Felç geçirdim. Tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşıyorum. Bacaklarım iflas etti dolayısıyla ayaklarım. Zihnim de felç geçirmiş olmalı. Elime kalem alamayışımın alabilsem de tek bir harf bile koyamayışımın başka bir açıklamasını bulmak da zorlanıyorum. Doktorlar travma sonrası stres bozukluğu yaşadığımı söylüyorlar. Beş yıl sekiz ay on üç saat yirmi iki dakika oldu. Ne kadar da uzun süren bir travma geçiriyorum. Peh! Doktorlar da yalancı olmuş kime güveneceğimi bilmiyorum. Karım beni terk etti. Karım beni terk edeli de beş yıl sekiz ay on üç saat yirmi iki dakika oldu. Tesadüfe bakın. Felç geçirip sakat kaldığım gün, karım beni terk etti. Böyle bir durumu kabul edemeyeceğini, hasta bakıcısı olmadığını, sakat bir adamla evli kalamayacağını söyledi. Halbuki bana beni çok sevdiğini, son nefesine kadar benimle yaşamak istediğini, benimle gurur duyduğunu söylerdi. Kadınlar da yalancı olmuş doktorlar gibi. Nikâh memuruna evet demiştik,  iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta evet demiştik, hem de en mutlu günümüzde evet demiştik. Doktorlar yanılıyor işte yanılıyor, benim kemiklerim kırılmadı, kalbim kırıldı. Kırılan şey kalbim. Eğer bir travma yaşıyorsam, eğer varsa bir bozukluğum bu kalbimin kırıklığından. Bir insanın eşi dediği insan yanında olmazsa kim yanında olur ki. Kim? Çocuğumuz olmuyordu karım kısırdı. Bana “ayrılalım Cevdet, sen mutlu bir yaşamı hak ediyorsun.” dediğinde onun ellerini tutup gözlerinin içine bakıp “benim mutluluğum gözlerinin içine baktığım kadında” demiştim. Fakat o beni terk ettiğinde mutluluğa layık olmadığımı anladım. Karım benden mutluluğumu da alıp gitti hem de onun desteğine en çok ihtiyacım duyduğum bir günde. Bana mutluluğu çok gördü. Tek desteğim olan yazıya sığınmaya çalıştım bu süreçte. Arınmaya, bulanıklığımı gidermeye, hüznümden kurtulmaya çalıştım. Ama doğru düzgün yazamadım. O bile beni terk etmişti. Kalemim de gitmişti. Kimsem yoktu. Ben Cevdet, apaçık ölmek istiyorum.

Eski defterleri kurcalamaya karar verdim. Eski defterler derken harbiden eski defterler. Mecaz yapmıyorum. Geçmişteki kendime, kelimelerin aynasından bir kez daha bakacağım. Hüzün kokan kelimelerime, karım beni terk ettikten sonra kalemimden akan son acıya bir kez daha bakacağım. Bir bakalım neler var gömüde…

“Yalnızım, çıldırırcasına.  Çıldırıyorum. Eşikteyim, delirmenin eşiğindeyim. Deliriyorum. Elimde toplu bir iğne kumu çöle taşıyorum. Kum çölde. Çölde göremediğim kumu değilmişçesine taşıyorum. Belki haddimi aşıyorum. Ah o benden kaçan korkak sevgili, cesaretten yoksun peri, yoksun!”

“Deprem binaları yıkar, ya insanı yıkan neydi? İnsanı yıkan acıydı ve her zaman ameliyata girmesi gerekmezdi acı çekmesi için. Bazen bir bıçak kesiği gibi (uzun vadeli acı çekme seansı), bazen de kâğıt kesiği gibi (kısa vadeli acı çekme seansı)  acıtır geçer canını harabe duygular. Suçum var mı yok mu bilmiyorum ama ceza çekiyorum, bedel ödüyorum. Belki var belki yok bilmiyorum. Sorun yok, acı çekmek sorun değil. Sorun yok, ben acı çekerim. Ama canım yanıyor Sevgilim. Acımı dindirecek merhemin de mi yok?  Yok, mu Sevgilim, içim alev alev yanarken yok mu bir yudum suyun? Yok mu? Peki.”

“Sana bir sır vereyim: Gözyaşlarını satın alacak kadar yaran yoksa ağlayamazsın. Bir söz de ağlatır insanı, bir çift göz de, ikisi için de ağladığımı bilirim. Ama en çok biriktirdiklerime ağlarım, acı koleksiyonumda ve keder kumbaramda yer alan ne kadar bozukluk varsa bir filizlenmeyle yangın olur gider. Çöller göle döner. Neden neşeyi biriktiremezdi ki insan? Neden hep bir tortu gibi dibe çöken şey keder olurdu ki. Bize kalan şey hüzün müydü hep yadigâr. Antika bir kalbim vardı çok sevmekten eskimişti. Şimdi o da bir eskici dükkânının tahta bir rafında yerini almıştı. Dilerdim ki antika eşyalar müzesine kaldırılsın. Ki bilirim bir eşya değildir kalbim. Ki bilirim kırılacaklar yazılı bir kutuda kalmış, yanlış anlaşılmış ve sonucunda paramparça olmuş bir şeydi kalbim.”

“Unutamamak yüktür, kalbe. Acıtır. Ne kadar unutamazsa insan o kadar canı yanar. Doğru orantıya dayanır acıyla unutamamanın felsefesi. Unutamamak kalbe yazık eder. Kalbin canına okur. Canına kıyar. Bellek hain bir düşman gibidir. İçten yıkar insanı, sinsi bir düşman gibi. Cenge koyar kalp ile beyni. Kalp ne yapsın, ne etsin, kime gitsin? Kalp zararını kabullenmiş bir tüccar gibidir. Pazarlıktan çekilir ve ateşkes yoluna gider. Çünkü beyin gibi akıllı değildir, mantıktan yoksundur. Kalp duygularının esiri olurken, beyin mantığının sesi olur. Kalp susarken beyin bağırır. Kalp ağlarken beyin zafer sevinçleri yaşar. Kalp kendini harap ederken, beyin işine gücüne bakar. Kalp beyne kırsa da küsse de beynin bir gün onu anlayacağını düşünür.”

Bu satırları karım beni terk ettikten sonra yazmıştım. Ürkek bir ceylan gibi seke seke kaçtığında benden, yo yo yo öyle değil, öyle değil; cüzamlı bir hastadan kaçar gibi koşarak uzaklaştığında benden. Terk edildim… Bu yara ruhumu kuşatıyor bir sarmaşık gibi. İçimde derinlere kadar kök salan bir sarmaşık. İşte bu yüzden ölmek istiyorum. Toprağa kök salmak istiyorum. Böylece yaram toprağa kavuşacak. Toprak beni bir örtü gibi örtecek…

Bir yol daha var diyor reklamlarda, ya olacağım ya öleceğim. Korkaklar kaçarmış, korkaklar vazgeçermiş, korkaklar teslim olurmuş. Cesur olanlar ise mücadeleye devam edermiş… Geçen komşu uğradı bir isteğin var mı, diyor. Sağ olsun karım gidince tek tük yoklayanlar da oluyor. Her neyse komşu bana çok karamsarsın dedi. Mutlu olmam için bir sebep mi var, dedim. Bir şeylerle uğraş diyor bana. Dalga geçer gibi. Hasta olduğumu görmüyor herhalde…. Bu vaziyette ne yapabilirim ki, nereye gidebilirim ki? diye sordum komşuya. Sen gidemiyorsan sana gelirler dedi. Bir yanım umutlandı az, bir yanım da hala çaresizdi. Nasıl olacak diye sordum isteksizce. Meğer bu işten para kazanan insanlar varmış. Yalnız ve bir başına olan, yaşlı insanlarla vakit geçirerek, sohbet-muhabbet ederek para kazanmak isteyen gençlere iş veren şirketler varmış. Tabi burada yaşlılar belli bir ücret ödüyormuş. Bizim komşunun bir tanıdığı da bu şirketlere başvurmuş, gayet güvenilirmiş. Zaten elimdeki emekli maaşı bana yetiyor da artıyor, bu fikir de içim sindi. Tamam dedim komşuya. Benim adıma bir görüşme yapacağını söyledi. Bakalım beni neler bekliyor. Belki tekrar aradığım mutluluğa kavuşurum. Kim bilir?

İşte o gün geldi. Bugün misafirim gelecek. Bizim bir şey hazırlamamıza gerek yokmuş şirketteki yetkililerin dediğin göre, şirket ayarlıyormuş her şeyi. Yine de içime sinmedi, bir çay suyu koydum. İlk misafirimi bekliyorum. Sanki bu benim için bir adım. Bir iyileşme sürecinin başlangıcı gibi. Bu sabah kalktığımda yıllar sonra ilk kez gözümde umut gördüm. İhtiyacım olan şey bu sanki. Ve şimdi ise heyecanla misafirimi bekliyorum. Kapı çalıyor, misafirim gelmiş olmalı, kapıyı açtığımda 20- 21 yaşlarında genç bir delikanlı ile yüz yüze geliyorum. Tıpkı gençliğime benziyor. İşte bir başka ayna daha, işte karşımda kanlı canlı dipdiri… Delikanlı eli boş gelmemiş, bu şirketler gerçekten işini önemsiyor, müşteri memnuniyeti mühim olsa gerek. Tanışıyoruz adı Umut’muş – bazen hayatın benimle fena dalga geçtiğini düşünüyorum – üniversite öğrencisiymiş, ailesinden gönderilen harçlık kendisine yetmediği için, onlara da yük olmamak için, aynı zamanda da okulunu aksatmamak için bu işe başvurmuş. Mantıklı bir seçim olmuş bence de… Umut’un getirdiği kurabiyelerle demlediğim çayı karşılıklı yeyip içerken bir yandan da sohbet ediyoruz. Hatta komik çocuk bu Umut uzun bir aradan sonra ilk kez kahkahalar attım, ilk kez doyasıya güldüm. İlk günümüz böylece geçip de Umut gittiğinde kendimi gerçekten iyi hissettim. Ve tekrar gelmesini artık dört gözle bekliyorum.

Umutla görüşmelerimize devam ediyoruz, güzel geçiyor, bazen o bana kitap okuyor, bazen ben ona kitap okuyorum. Bazen bir film izliyoruz. Bazen derin sohbetler gerçekleştiriyoruz, hayatın anlamından tutun, evrenin sırlarına kadar… Yeri geliyor bir derdimizi, sıkıntımızı paylaşıyoruz ve çözüm arayışı içerisine giriyoruz. Bir arkadaşla, bir dostla yapabileceğim her şeyi onunla gerçekleştiriyorum. Fakat bir gün Umut durgun ve mutsuz bir şekilde geldi, onu daha önce hiç böyle görmemiştim. O gün onun hakkında bilmediğim birçok şeyi öğrendim, beni üzmemek adına anlatmadığı ne varsa ağzından dökülüverdi işte o gün… Annesinin hasta olduğunu öğrenmiş ve kendisine ihtiyacı olduğunu düşündüğü için okulu bırakıp yanına gitmek istiyormuş. Baban yok mu, diye sorduğumda ise onun acılarla dolu hayatına giriş sorusunu sormuş bulunmuştum. Umut 7 yaşındayken babası vefat etmiş. Kendisinden küçük iki kardeşi daha varmış. Annesi bu 3 küçük çocuğa bakmak için ve onları okutmak için elinden gelen her şeyi yapmış, gece gündüz demeden yorulmak bilmeden türlü türlü işlerde çalışmış. Annesiyle evlenmek isteyenler olsa da annesi babasına duyduğu derin aşk sebebiyle ve çocuklarının üvey baba sorunu yaşamaması için hepsini reddetmiş. Umut kendisini evin reisi gibi hissettiğinden annesinin çalışmasını istememiş ve okuldan arta kalan zamanlarda kendisine part time işler bularak aileye katkı sağlamaya çalışmış. Hatta bir gün okulu bırakıp tamamen iş hayatına atılmak istemiş. Fakat annesi “hayır sen benim umudumsun, sen okuyacaksın, kardeşlerine de örnek olacaksın, onlar da senin izin gidecek.” diyerek Umut’a karşı çıkmış. Üniversite sınavına girip de şehir dışında üniversite kazandığında yine gitmeyeceğim diyerek annesine karşı çıkmış. Annesi bu yaşa kadar onu ve kardeşlerini okuttuğunu, bu yaştan sonra da elinden gelen ne varsa yaparak onlara hep destek olacağını, babaları yaşasaydı onların okuduklarını gördüğünde çok mutlu olacağını, onlarla gurur duyacağını söyleyerek Umut’u ikna etmeye çalışmış. İşte Umut’un acılarla dolu otobiyografisi… Şimdi ise annesinin hasta olduğunu ve tedaviye ihtiyacı olduğunu öğrendiği için annesinin yanına gidip ona destek olmak istiyor. Tedavisi uzun sürecekmiş ve de kardeşlerinin başında kimse olmadığı için onlara bakmak istiyor, bu yüzünden de okulu bırakmayı düşünüyor. Bu halde bile yanıma geldiği için kendimi kötü hissettim hem de utanç duydum, çünkü ben sadece karım beni terk etti diye hayata küsen, dünyalar başıma yıkılan bir insandım. Umut’un bu güçlü hallerini görünce, yaşama tutunma inancına bakınca yerin dibine geçtim. Umut ise karşımda kara kara ne yapacağını düşünüyor.  Aslında aklıma bir fikir daha doğrusu bir teklif geldi bu konuyu Umut’la paylaşmalıyım. Umut ve ailesi benim yanıma gelse, annesinin tedavisi burada olsa diye düşündüm bir an.  Zaten bu koca evde tek başıma yaşıyorum, gül gibi geçinir gideriz. Hem Umut okulunu bırakmamış olur hem annesi ve kardeşleri yanında olur. Yani aslında bunu kendimden çok onun için istiyorum. Bu durumu yanlış anlamayacağı bir şekilde ona anlatmalıyım. Umut’a bu fikrimi açıyorum; bugüne kadar sıcak bir aile ortamına hasret yaşadığımı, hiç kimsem olmadığını, Umut gelmeden önce tek dostumun yalnızlık olduğunu, onu torunum gibi gördüğümü, annesinin ise benim kardeşim sayılacağını, buraya gelip benimle beraber yaşayabileceklerini, annesinin burada tedavi görebileceğini, böylece kimsenin fedakârlık yapmak zorunda kalmayacağını, bu sessiz eve nefes ve neşe getireceklerini söylüyorum… Umut ilk başta olur mu öyle şey Cevdet Amca, sana yük olmak istemeyiz, hem zaten annem de kabul etmez gibi şeyler söylüyor. Biraz düşünmesini ve annesini ikna edebileceğini söylüyorum. Belki diyerek evden ayrılıyor.

Umut telefonla beni arıyor. Güzel haberlerim var diyor. Sesi adeta sevinçle dans ediyor. Annesini okulu bırakmamasının tek yolunun bu olduğunu söyleyerek ikna ettiğini, zor da olsa bunu başardığını söylüyor. Kardeşleri ise ağabeylerinin yanında olacakları için çok sevinmiş. İtiraf edeyim ben de çok sevindim.  Birkaç güne geleceklermiş.

Umut ve ailesi geliyor, ne tuhaf Umut geleceği gün nasıl heyecan yaptıysam bugün de öyle heyecanlıyım. Yine aynı duyguları hissediyorum. Sanki tarih tekerrür ediyor. Ve işte geldiler. İki taraf da biraz çekingen… Bir taraf ben diğer taraf aile… Umut arabulucu oluyor ve tanışıyoruz. Eminim ki zamanla birbirimize alışıp bir aile gibi olabileceğiz. Şimdiden evimde bir cıvıltı, bir hareketlilik hissediyorum. Bu uzun zamandır alışkın olmadığım bir şey. Hoşuma gidiyor ama. Artık biliyorum güzel günler bizi bekliyor…

Umut… İsmiyle müsemma bu güzide şahsiyete hayatıma kattığı her şey için her fırsatta teşekkür ediyorum. Bir zamanlar ölmek isteyen ben şimdi ise köküne kadar yaşamak istiyorum. Galiba komşum da bir teşekkürü hak ediyor bana yeni bir yol açtı. Ben de bir cezayı hak ediyorum sanırım. Ki zaten yıllardır cezalıydım. Çünkü kendi kendimi cehenneme attım. Karım gittikten sonra hayata küstüm. Kimse beni mutlu edemez sandım. Ben kendine inanmadıktan sonra beni kim mutlu edebilir ki? Her şey inançla başlıyor bunu geç de olsa öğrendim. Bağımlı olduğum her şey benim zindanımmış. Yani karım en büyük zindanım. Kendimi kapattığım o zindandan çıktım artık. Ve mutluluk ancak ben istersem, ona kapılarımı açarsam gelir, öylece durup beklersem değil, Umut’a kapılarımı açtığımdan beri mutluluğun tek bir yerde değil, arayan için her yerde olduğunu apaçık gördüm.

Ve artık neyi yazacağımı çok iyi biliyorum: “Kendi hayatımı.” Benim gibi yolda kalanlara umut ışığı olabilmek için…

Bir Cevap Yazın