KİRACI

Israrla çalan telefonu korka korka açıyorum. Tam da tahmin ettiğim gibi arayan ev sahibim. Telefonun  “zırrrr zırrr” deyişinden ses analizi yapıp kim olduğunu anlayabiliyorum artık. Medyum Memiş yanımda halt etmiş. Ama tek yeteneğim buydu tabiî ki keşke kirayı da ödeyebilme gibi yeteneklerim olsaydı.  En azından şu haftada 17 kere çalan “zırr zırrr” sesinden kurtulabilirdim. Bazen o zil sesinin işkencesine katlanmak pahasına dahi olsa telefonu açmayıp kendime çok gürültülü bir senfoni ziyafeti çektiğim zamanlarda oluyordu. Ama o zamanda “din don din don” sesi devreye giriyor, ev sahibim kapıya dayanıveriyordu. “Madem evdesin niye açmadın şu illet telefonu!” diye söyleniyordu, veryansın ediyordu. Duymamışım demek gibi bir lükse sahip değildim. Çünkü biliyordum, sütten ağzım yanmıştı yoğurdu üfleyerek yiyordum. Bir keresinde duymadığım dediğimde “ulan üst kattan ben bile duydum sen nasıl duymadın yalancı herif!” deyiverdiğinde nasıl bir belaya düştüğümü anlamıştım. Evet, tahmin de ettiğiniz gibi ev sahibimin alt dairesinde kiracılık yapmakla meşguldüm. O günde ısrarla çalan telefonu açmaktan başka çarem yoktu. Açtığımda hayvanat bahçesinden falan aradıklarını düşündüm çünkü karşımda kükreyerek bağıran bir ayı vardı. Kirayı neden yatırmamışım, üstelik 4 gün geciktirmişim, hayır kurumu mu işletiyormuş kendileri, ödemeyeceksem çıkacakmışım, kaç aydır böyle oyalıyormuşum vs vs…

Tüm bunları dinlerken telefon ahizesini kulağımdan 2 metre öteye götürmüş ve dediklerini içimden tekrar ederek kafamı sallıyordum. Ezberlemiştim artık, ezberlediğime, o konuşurken konuşmasına eşlik eden ve kıpırdayan dudaklarım şahitti. En son da telefonu kapatmadan önce “Anladın mı dediklerimiiii!” diye kükredi sevimli ayıcık. Üzerimden bir tufan geçmiş gibi kapattım telefonu. Allah affetsindi mecbur kalmasam 5 dakika durmazdım şu evde, çekilecek dert miydi yahu. Ama metropol şehri şartları böyleydi. Ev sahibimin bunak bir ihtiyar olması sayesinde evi uygun fiyatlar karşılığında kiralayabilmiştim bu da işime geliyordu bu yüzden çıkmak istemiyordum evden. Ki düşünün buna rağmen hala kira ödemekte zorlanıyordum. Başka bir yerde olsam kim bilir neler yapardım. Günü kurtarma telaşı içerisindeydim çok zaman. Ev sahibimin de kimi kimsesi yoktu yalnız yaşayan bir adamcağızdı. Tek uğraşı, meşgalesi ben olmuştum bu yüzden bu kadar benimle uğraşıyordu biliyordum. O yüzden çok fazla önemsemiyordum hatta bazen merhamet dahi duyabiliyordum. İçerimde acıma duyguları cevelan edebiliyordu. Ama tüm bunlar onun hırçın, dik başlı ve geçimsiz bir ihtiyar olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ve bir anda gerginleşebiliyordum bu kızgın ve öfkeli savaşçıya karşı.

Birkaç hafta sonra…

Günler böyle geçerken bir gün başıma çok acayip bir olay geldi, hayatımı değiştiren o günü unutmam asla mümkün değil. İşte tam o gün olay anından az önce yukarıdan bir takırtı tukurtu, şangırtı şungurtu koptu. Koşa koşa yukarı çıktım, daha doğrusu uça uça koştum. Tüm komşular kapının önünde toplanmış kapıyı açmaya çalışıyorlardı, kapıyı yumruklayan mı ararsın, kilide tel toka sokmaya çalışan mı ararsın, FBI gibi kapıyı gövde kuvvetiyle kırmaya çalışan mı ararsın. Her neyse o an kalabalığı yararak, “hey açılın ben çilingirciyim!” dedim. Herkes bir anda önümden çekildi ve saygı duruşuna geçtiler. Kendimi o an kırmızı halıda yürüyen bir artist gibi hissetsem de çabucak toparlandım. Hemen aşağıdan takım çantamı getirmelerini emrettim. Alet edevat çantamı aşağıdan getiren asistanım, benim yanıma gelmiş merakla olacakları izliyordu. Sonra uzun uğraşlar sonucunda “çıtt” sesi duyuldu ve herkes şaşkınlıkla içeri girmek için can attı. Öncelik benimdi tabi içeri girdik. Karşılaştığımız manzara korkunçtu. Hepimizi ağzımız beş karış açık şok içerisindeydik. Ev sahibim olan ihtiyar yerde 1.80 yatıyordu ve baygın yatmadan önce bir şeyler yapmaya çalıştığı evin dağınıklığından belliydi. Sinir krizi geçirmiş ve ilaçlarına ulaşmaya çalışmış olduğunu evin salonundaki, kutusundan fırlayıp ortalığa saçılan haplardan anlamıştık bile. Herkes bir şeyler söylüyordu ve bir kaos oluşmuştu. Sonra gençlerden biri ambulans çağırdığını ambulansın geleceğini söyledi. Beklemeye koyulduk. Başıma gelenleri düşünmeye koyulmuştum bir yandan bende. O dağ gibi aksi ve karşı koyulamaz ihtiyarın böyle yerde baygın yatıyor oluşu beni tuhaf duyguların eşiğine sürüklemişti. Ve ambulans geldiğinde acı ve keman gibi iç kıyıcı bir halle karşılaştık. İhtiyarcık tahtalı köyü boylamıştı. İlk yardım müdahaleleri yapılabilseydi böyle bir sonuç olmayabileceğini söylediklerinde başımdan aşağıya doğru kaynar sular döküldü. Keşke o kursa gitmiş olsaydım dedim ve açıkçası vicdan azabı duydum. Ve koskoca binada bir ilk yardım bilen çıkmadığına, kimsenin müdahale edememesine üzüldüm. Yapılacaklar listeme bunu da eklemeyi ihmal etmeyecektim bundan sonrası için. Ceset kaldırıldığında herkes yavaş yavaş dağılmaya başladı, ben olduğum yerde duruyordum, hala olanları düşünüyordum. İhtiyarla yaptığımız telefon konuşmalarını, bağırışlarını çağırışlarını…

Her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Sonra yetkili ağabeyler geldi, adının Selami olduğunu söyleyen içlerindeki avukat benle konuşmak istediğini belirtti. Adama peki diyerek uygun bir yere geçmemizi söyledim. Daha başıma neler gelebilir ki diye düşünüyordum. Yanılmışım. “Biliyorsunuz Amca Bey vefat etti ve hiç kimsesi de yok. Bu sebeple Amca Bey şöyle bir vasiyet bırakmıştı: ‘Ben öldüğüm zaman eğer benim alt evde kim kiracılık yapıyorsa tüm mal varlığımı ona bırakın gitsin.’ Yani anlayacağınız üzere şu an siz kiracı old…”   “A ama bbb… bu nasıl olur?” diye yutkunuyordum adamın sözünü şaşkınlıkla kekeleyerek keserken. “İsterseniz size bir bardak su getireyim!” dedi Avukat Selami Bey. “O… ol… olur” dedim. Suyu içtikten sonra avukat bey en kısa sürede işlemleri başlatmak için benimle görüşmek istediğini söyleyerek telefon numarasını bırakıp kapıyı çekip giderken ben de evimde, artık evim olmuştu, öyle oturup kalakalmıştım. Ve kolay kolay da düzeleceğe benzemiyordum.

Bir Cevap Yazın