Kan, Kağıt ve Sinekler

 

Şişeleme tarihi 1886 olan şarabın, kadehte bıraktığı iz, görülmeye değerdi. Dekante etmeden, gümüş işlemeli kadehini taşana kadar doldurmuştu. Şişenin hızlıca boşalmasını istiyordu. Önce kadehine, sonra midesine. Değil. Önce dudaklarıma, sonra dilime… Oradan ruhuma değmeli. Midemde olması bana haz vermeyecek. Hep en tepe noktasıyla ağzımda kalmalı. Şişe boşalmalı. Haz… Haz bitmemeli.

Görkemli kale, Spatyum’un en büyük ormanının ortasına inşa edilmişti. Kupkuru toprağın üzerinde yükselen ölü ağaçlardan oluşan orman, binanın buruk kasvetini güçlendiriyordu. Kalenin bahçesinde içi boşalmış, kırılmış, dökülmüş ağaçlar, bir mezarlık ve nadiren öten karga ve baykuşlar dışında seyredilecek bir şey yoktu. Kalenin sahibi Perditus, sık sık pencerede bu ölü manzarayı seyrederken bulurdu kendisini. Umutsuz bakışları ağaçların üzerine siner, hayvanları kaçırırdı. Umutsuz değil. Özlem dolu bakışlar bunlar. Üç asır önce evimin yeni yapıldığı zamanları hatırlıyorum; yemyeşil ağaçlar, meyveler, çiçekler, yüzlerce çeşitli hayvan ormanı, bahçemi doldururdu. Sonra… Ben yaşadıkça onlar kurudular. Öldüler. İzledim. Yardım edemedim. Kendime de yapamadığım gibi.

Kalenin en büyük salonunun ortasında tek bir taht, yanında da büyük bir ayna vardı. Orada oturuyordu. Büyük pencerelerden esen soğuk rüzgar, ormanın  çürük  kokusunu içeri taşıyordu. Her rüzgarda pencerelerden dışarı yalpalanıp, bir ejderhanın kanat çırpması gibi sesler çıkaran kalın, mor perdeler; uç kısımları yırtılmış yıpranmış, solmuş, güneşe doymuş…  Blok blok yerleştirilmiş taş duvarlarda asılı şamdanlar; yanmasına rağmen, karanlığa yenik düşüyordu. Öyle bir karanlık ki bu… buz gibi beni saran… Çünkü görememek güzeldir bazen. Sen ne görmek istiyorsun?

Alt kattaki boş zindana inen tahta bir merdiven vardı.  Zindanı her ziyaret ettiğinde o merdivenleri kullanmak zorundaydı. Küflü basamakların çıkardığı gıcırtıdan nefret ediyor, geceyi  yırtan bu sesi korkutucu buluyordu. Hayır. Hayır. Olmadı. Korkutucu olduğundan değil nefretim. Sadece sessizliği bozduğundan. Bu kadar. Sessizliği bozduğu için yazacaksın.

Cilalanmamış zemin, dökülmüş ve kurumuş kan lekeleri ile boyanmıştı. Ah, hepsi kan değil. Şarap da içiliyor bu kalede.

Yazar, yazdığı kağıtlardan kafasını kaldırıp, tahtında oturmuş, elindeki kadehini seyreden Perditus’a baktı. “Bu şekilde yazdıklarıma müdahale edersen ilerleyemeyeceğiz. Ben bitireyim. Sen oku. Düzeltmeleri yapayım olur mu?” Derken kendinden emin görünmeye çalıştı. Mürekkebe bulamış kalemini masaya bırakınca, tahta masa siyaha boyandı.

Perditus kadehini eğip, yere döktü. “Bak. Hepsi kan değilmiş. Duygu da var burada. Beyhude korku atmosferi vermeye çalışıyorsun. O şaraplar ve kanlar neden döküldü bilmiyorsun. Belki şarap döküldüğünde daha önemli bir şey olmuştur. Bunu neden es geçiyorsun?” Dedikten sonra şişeye yönelip, bir kadeh daha doldurdu. Üstündeki siyah ceketine, soluk kırmızı renkte ağaç dalları nakşedilmişti. İki asırdır üzerinde taşıdığı ceket hiç yıpranmamıştı. Sanki ceket de Onunla beraber ölümsüzlüğe kavuşmuştu. Bir kumaş için bir şey ifade etmese de Perditus için önemliydi. Ama neden önemli. İyi yönden mi? … Benim hayata çaktığım kazığın, göğsümde olmasını isterdim.

“Biliyorum. Biliyorum Perditus.” Diye çıkıştı yazar. “Devam etmeme izin vermezsen nasıl bitireceğim? Nasıl anlatacağım? Beni sen çağırdın. Bırak işimi yapayım…” cümlesi nereden geldiği belli olmayan tiz bir çığlık ile kesildi. Başı döndü. Afalladı. Perditus’un hemen arkasında bir silüet belirdi. Belli belirsiz, beyaz dumandan bir insan siluetiydi bu. Kadındı. Siyah saçları sanki suyun içindeymiş gibi dalgalanıyordu. Dumansı bedeni, salondaki rüzgâr ile salınıyordu. Perditus’a yönelip, tahtın arkasından sarıldı ve kollarını boynuna dolayarak, kulağına fısıldadı. Bir kuşun boğazlanması gibi bir fısıltıydı bu. Yazarın kulağını tırmalayan incecik ses, büyük salonu zeminden tavana doldurdu. “Anlat Ona Perditus. Aşkımızı anlat. Beni nasıl öldürdüğünü anlat.” Dedikten sonra yazarın yanına kadar süzülerek geldi. Ona doğru eğilip, kendi çenesini tutup, kaldırdı. Gırtlağındaki derin kesiği gösterdi. Kadının kesik boğazından oluk oluk kan akmaya başladı. Kan, masaya, kağıtlara, yazarın kıyafetlerine, yere, her yere fışkırıyordu. “Kanım senin şarabındır. İç. İç. Sarhoş olalım. Günlerce dans edelim.” Yazar bedenine hükmedemiyordu. Buz gibi yapış yapış kan, saclarına, ağzına, burnuna, gözlerine kadar bulaştı. Bir an sonra derin bir nefes alıp, titreyen elleriyle yüzündeki kanı temizlemeye çalıştı. Kadına bakmamaya çalışıyordu. Gözlerini kapatıp, panikle bağırmaya başladı. “Perditus! Perditus! Al bunu üstümden. Hey! Al bu kadını.” Koltuğunda iki büklüm sinmişti.

Dehşeti, Perditus’un kahkahasıyla bölündü. Yazar gözünü açtığında kadın yoktu. Kan yoktu. Her şey eskisi gibi duruyordu. Yüzü buz gibiydi ama tertemizdi. Perditus, “ah sevgili yazar” dedi gülerken. “Hangi kadını? Ben hiç bir şey görmüyorum.” Eğleniyor, keyifli görünüyordu. Yazar hışımla sordu: “Korkutucu mu oldu bu şimdi? Böyle mi devam edeceğiz?” Perditus ciddileşip, öne doğru eğildi. “Belki de sen yeterince korkutucu yazamamışsındır.” Dedi ve gülümseyerek arkasına yaslandı.

Yazar, titreyen elleriyle kalemini aldı. Nefes nefese soludu. Kalemi düşürdü. Yine aldı. “Bu oyunlarla mı sürecek? Bu şekilde… Bu perişan halimle mı yazayım seni?” Biraz yumuşamıştı. Perditus’un konuşmasına fırsat vermeden devam etti: “Özgün bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorum. Bana biraz yardımcı ol. Biraz sessiz ol.” Perditus, derisinin rengi solmuş eliyle, dudaklarına fermuar çeker gibi yaptı. Deri giydirilmiş tahtına yaslanıp, kollarını bağladı. Nefes almadığındandır; heykel gibi görünüyordu.

Hava kararmak üzereydi. Uzun pencereden görünen güneş, portakal rengi pijamasını giymiş, istirahate çekiliyordu. Gökyüzünün kızılı, sarısı, mavisi, siyahı… Yazarın, tüm bu renkleri aynı anda görebilmesini sağlayan bir ressam vardı. Bendim. Bendim. Ressam benim. Ruhum ne hissediyorsa, o hislerin rengine boyar gökyüzünü. Ruhum ne görürse onu görürüm. Benim gibi bir katili yazarken, göğü gri bulutlu ve fırtınalı görmemen de senin hayal gücü eksikliğin sanki. Ya da beni sindirememişsin belli ki. Hâlâ benim ölü gözlerimden bakıyorsun kağıda.

“Sen gerçek değilsin Perditus. Sen benim yarattığım bir ucubesin. Bu ucubeye karakter giydirmeye çalışıyorum. Bu kale, içtiğin şarap, giydiğin havalı kıyafetler, benim hayal gücüm. Sen… Benim hayal gücümsün.” Kelimeler, kendinden emin, sakince döküldü yazarın dudaklarından. Sakince değil. Panik içindesin. Kontrolü kaybediyorsun. Olay örgün dağıldı. Başladığın noktadan çok başka bir yerdesin. Sen… Artık beni yazmıyorsun. Ben seni yazıyorum.

Yazar, sinirli bir kahkaha attı. Elindeki kalemi sallayarak, “Kalem bende Perditus! Bak! Bak, kağıtlar benim önümde. Seni ben yarattım. Bu ne cüret!” Diye bağırırken, kontrolün kendisinde olduğunu biliyordu. Zavallı yazar. Gerçekleri yazmıyorsun. ‘Çenesi titriyordu. Sırılsıklam terliyordu’ yazacaksın. Benim şu an gördüğüm sahneyi yazacaksın.

“Ne istersem onu yazacağım. Ben…” devam edecekti ki kalem elinden kayboldu. Ver. Ver kalemi. N’apıyorsun? Dehşet içinde kalktığı koltuğundan Perditus’a, elindeki kaleme yönelmek istedi. Yapamadı. “Neden yürüyemiyorum? Kokuşmuş ceset! Ne yaptın bana?”

Yazar, burnundan soluyarak masasındaki kağıtlara yöneldi. Eline aldığında, bu satırların oluştuğunu gördü. Görünmeyen bir kalem, kağıdı dolduruyordu. Kalem, Perditus’a geçtiğinden beri satırlar kanla yazılıyordu. Tüyleri ürperdi. Elindeki kağıtları, hırsla yırtarak, masanın üzerine savurdu. Yırtılan kağıt parçaları, masada sürünerek, bir araya geldi ve eski haline döndü. Delirmiş gibi davranıyordu. O yırtıyordu, kağıtlar her defasında yeniden birleşiyordu. Sonunda yıldı ve kafasını ellerinin arasına alarak oturdu. Hıçkırıyordu. Yalvarırken ağzından tükürükler saçıyordu. “Perditus… Ben… Ben onu ima etmedim. Senin istediğin gibi olsun. Nasıl istersen öyle yazayım. Yeter ki kalemi ver.”

Perditus, kolundaki damardan kaleme kan çekerken, çaresiz durumda ağlayan yazara bakıyordu. Damara saplanmış uç, bir yarasa gibi emiyordu kanı. Siyaha çalan kızıl kan, kalemin haznesine dolarken; yazarın dudakları titriyor, üzerindeki gömleği çekiştirerek, dövünüyordu. Perditus üzülmüş gibi kafasını yana eğerek; “Ne acı! Ne büyük bir trajedi bu. Yazamaman değil… Bak! Ayaklarına bak! Kayboluyorlar. Siliniyorsun. Kendini çok kaptırdın.”

Yazar, dizinden aşağısının olmadığını görünce, ayaklarının olması gereken boşlukta elini gezdirdi. Aynaya doğru süzüldü. Gerçekten gitmiş. Perditus, ciddileşip konuşmaya devam etti. “Ne kadar gerçekçi yazabilirsin? … Kaleminle gerçek yapmaya çalıştıkların seni siliyor şimdi. Engel olabilir misin?”

Yazar, kaybolan vücudunu aynada seyrediyordu. Uyuşmuş gibiydi. Bacakları kaybolunca havada süzülmeye başladı. Sonra karnı… Sağ kolu silindi. Sol kolu silinirken yırtılma gibi bir acı hissetti. Kafası silinirken nefesini tuttu. Ne olacak şimdi?

Uyandığında, odasında, kafası masasındaki kağıtların üzerindeydi. Yattığı yerden pencereden dışarı baktı; insanlar koşuşturma ile işlerine yetişmeye çalışıyordu. Televizyon açık kalmış, sabah haberleri başlamıştı. Uyuya kaldığı sandalyeden kalkıp, gerindi. Kolunu kaldırınca, ağrıyla inledi. Sol kolundan kan sızıyordu. Nefesi daraldı. Uyanmadım mı daha? Kabus mu bu? Masaya, kağıtlara yöneldi. Yarısını kendi kanıyla yazdığı hikayeye, kanının kızılına boyalı kaleme baktı. Gerçek değil. Gerçek değil. Yüzünü ovuşturdu. Başı döndü.

Hikayenin yazılı olduğu kağıtlar havada uçuşurken, kanlı kalemle buluştu. “Peki bu sonu kim yazdı? Sen mi, ben mi? Belki tüm ümidini yitirdin, delirdin de intihar ediyorsun. Belki hala masada oturuyor, trans halinde yazıyorsun. Belki ben gerçeğim, sen hayalsin de ben seni yazdım. Nasıl bileceksin?”

Hikayenin yazılı olduğu kağıtlar, masaya doğru süzüldü. Sırasına göre üst üste dizildiler. Kızıl mürekkep henüz kurumamışken, üzerine sinekler üşüştü. Tıka basa doyduklarında, hikayenin kanlı kısımları silinmişti. Sinekler insanlarla konuşamazdı. Kimseye anlatamadılar. Sadece hoş bir yemek olmuştu. Tuzlu ve mayhoş… İki ayrı lezzetti; hem alışılmadık hem de çok aşina.

Bir Cevap Yazın