HAN

Gündüzün kızgın ışıklar saçan güneşinden kaçarcasına bu koca hana sığındı çocuk… Bir yetişkin için de büyük bir handı burası ama çaycının çırağı Ömer için deyimi yerindeyse sihirli fasulye sırığına tırmanılarak çıkılan devlerin yaşadığı meşhur ev gibiydi… Dışarıdaki alevleriyle bunaltan ve gözlerini yakan dünyaya zıt olarak rahatlatıcı bir serinlik ve dozunda bir karanlık hakimdi içeriye…

Elindeki boş bardaklarla dolu tepsisini bi köşeye bırakıverdi. Yavaş yavaş merdivenlerden çıkmaya başladı… Duvarlara resimler çizilmişti. Dikkatle izleyerek yürüdü ama resimlerin rutubetten dökülen duvarları güzel göstermek için yapılmış olduğunun farkına varamadı elbette… Her katta en az on adet geniş kapılı ve eski Rum evlerini andıran yüksek tavanlı odalar vardı. Bazı kapılardan bir tiyatro topluluğunun prova sesleri, bazılarından ise piyano sesleri geliyordu. Ömer kendini gerçekten büyülenmiş hissetti. Aklında ne çay tepsisi kalmıştı ne yiyeceği azar ne de dışarıdaki dünya…

Bir kat yukarı çıktığında tam karşısında aralık bırakılmış bir kapı olduğunu gördü…Kalbi hızla çarpıyor ama yürümeye devam ediyordu…Yaklaştıkça incecik bir melodinin belirginleştiğini duyarak adımlarını hızlandırdı… Ve işte onu izliyor ve dinliyordu şimdi… Kızıl saçları beline kadar uzanan genç bir kız, gözleri kapalı vaziyette kendisini ezgilerin akışına kaptırmış keman çalıyordu… Dudaklarının kıvrımı kendisine çok yakışacak olan tebessüme kavuşmak üzereydi… Ömer bu anın bir zerresini kaçırırım korkusuyla dona kalmıştı ve çözülmeye de niyeti yoktu… Tam bu sırada karşıdaki yolda bir taksiciyle bir motorlu birbirlerinin gırtlağına yapışmış galiz küfürler eşliğinde ikisi de kendisinin haklı olduğunu haykırıyordu… Ustası Çaycı Rüstem’de ara bulucu olmaya çalışıyordu… Kendini bu güzel andan alıkoyan hadiseye çatlak camın ardından sadece bi kez bakıp hemen büyülü anlara geri dönmek istedi. Başını çevirdiği anda kız gözlerini açıverdi… Açık yeşil kıyafetinin tamamlayıcı aksesuarları gibi parladı zümrüt yeşili gözleri. Ömer geriye doğru titrek bir adım attı. Çapraz odadan bir opera solisti ortalığı inletti. Kızın dudaklarındaki tebessüm Ömer’e gerçek olamayacak kadar güzel geldi… Bu saniyelik anlar unutulacak gibi değildi… Ömer’in kalbi yerinden fırlayıp, dizleri titrerken kız bir de Ömer’i yanına çağırmasın mı!.. Nasıl gittiğini bilmiyordu… O yeşil gözlerin üzerinde gezindiğini bildiği halde başını yukarı kaldırdı… Göz göze geldiklerinde titreyen bacakları onu taşıyamayacak gibi oldu… Bu masallardan çıkmış gibi duran kız Ömer’in yanağına sıcacık bir buse kondurdu… Ve o anda han dönmeye başladı. Yeşiller, kızıllar, büyük tavanlar, ardında bin bir dünyayı saklayan kapılar hızla dönüyor, vücudunun hızla sarsıldığını hissediyordu Ömer…

– Lan Ömer! Uyumuş kalmışsın hıyarto!
Çaycı Rüstem’in sesiyle uyandı Ömer… ‘Uyanmaz olsaydım’ diye düşündü… Burası tüm dükkanları toptan tekstil işi yapan vasat bir tekstil hanıydı. Sıcaktan bunalan Ömer, ustasının da çay ocağında olmadığını görünce kendini uykuya bırakmıştı. Ustası Ömer’e çıkışmaya hazırlanırken dışarıda bi gürültü koptu… Bir taksici bir motorluya çarpmıştı. Ve tıpkı rüyada olduğu gibi ikisi de araçlarından inerek birbirlerinin boğazına sarıldılar… Çaycı Rüstem de Ömer’e ‘Sen burada kal ama uyuma sakın hırbo!’ diyerek kavgayı ayırmaya koştu…

Ömer oturduğu yerden kalkmadı… Buruk bir biçimde gülümseyerek elini yanağında gezdirirken kemanın melodisini duyabilmek için kendini bi hayli zorladı… Duyamıyordu…Dışarıdan gelen gürültü patırtı zihnini çabucak bastırıyordu…

Bir Cevap Yazın