Gurbetçilik

Dükkanın önündeki tabureye oturmuş, elindeki telefona bakıyor Nedim. Boynu eğik, gözlüğü gözünde hararetli bir şey okuyor belli. Kaşlarını çatıyor, kendi kendine söyleniyor. Başını kaldırıp sağa sola bakıyor sonra. Konuşacak birini arar gibi. Neredeyse yüzüne kadar dövmeli bir oğlan geçiyor, kısacık şortlu bir kız, ele ele tutuşmuş iki adam, dans ede ede yürüyen saçı sakalı karışmış bir evsiz.

“Tövbe estağfurullah… Ne biçim insan bunlar yahu” diyor yanındaki garsona. 25 seneden sonra hala garipseyerek. Hıyjen sen miydin diyor bön bön yüzüne bakan japona. “Okey, okey continue” Bir Türk olsa da konuşsa ülkenin halini, işleri güçleri, haberleri…

Kafasını çevirip içeri bakıyor, hepsini bir süzüyor. Düşünürken hep yaptığı gibi çenesini kaşıyor, kaşları hala çatık. Birine seslenmek istiyor da seçim yapamıyor. 5 sene önce dil öğrenmeye gelen demirbaş elemanı Osman’ı mı, kasada duran Sibel’i mi, bulaşık yıkayan Reina’yı mı, yeni kız Eda’yı mı? Usul usul işini yapan Hıyjen’e bakıyor. Seviyor bu garsonu. Asyalılar saygılı diye düşünüyor, bir Koreliler ona yaranamıyor. İçten içe kızıyor onlara. Nerede Koreli bir müşteri ya da iş arayan bir öğrenci gelse muhabbeti dönüp dolaşıp Kore Savaşı’na getiriyor. Bak bizim askerler size yardıma geldi, unutma diye başlıyor anlatmaya.

Şimdiki gençlerde hiç merak etmiyor varsa yoksa boş iş boş laf! Dünya da bunlara kaldı yahu diyor her seferinde hanımına. Hoş hanımında çok umurunda ya. Türk ama doğma büyüme Avustralyalı. Ta 60’larda göçmüş babası. Gelen ilk Türk kafilesi sırf iş imkanı için kalkmış gelmiş dünyanın bir ucuna. İnsanın nevri dönüyor ya zaten. Kışın yazı, yazın kışı yaşıyorsun. Kar yüzü görmüyorsun.. Hep böyle anlatıyor köyünün insanlarına. Nedim 70’lerde üniversite öğrencisiyken sağ-sol olaylarına karışmasın da canı yanmasın diye babası, köyden Avustralya’ya göç eden Hasan ağabey’in kızı Şebnem’le evlendiriyor onu. Nedim 99de Avustralya’lı oluyor böylece. Bir kızları var, Aslı. Burda çocuk yetiştirilmez hadi dönelim Kayseri’ye bak orasıda büyük şehir dese de laf dinletemiyor karısına.

Kadın söyleniyor “Bok işin var orada, bak kaç senede ev, dükkan, araba aldın! Kolay mı hem Türkiye’de. Ohoo sen bunları nah yapardın. Çocuk oluyor çocuk parası, hasta oluyorsun çalışamama parası, o parası bu parası… Hem ben burda doğdum burda büyüdüm nerden bilirim Kayseriyi.”

Böylece her tartışmadan mağlup çıktı Nedim. Kızda büyüdükçe anasından taraf oldu, eşşek başıyım ya ben diye sinirden şekeri çıktı kimi zaman. Sittin sene gidemem artık, anca cenazem. Bir hüzün basıyor yüreğini. Fakat kabul etmeli ki doğası muhteşem, bizim kır dağlara benzemiyor, bazen Ege’yi bazen Karadenizi andırıyor. Eskilerden çok az Türk vardı burda. Son 5-10 yılda gelen öğrenci kalıyor. Vatandaşlık istiyor millet. Nedir bu merak dese de gençleri dinleyince susuveriyor. Kimi mühendis, kimi öğretmen dil öğrenmeye gelip kebapçılarda orda burda bulaşık yıkıyor, et kesiyor, garsonluk yapıyor. İşsizlikten yılmış insanlar. Hoş burada zor vize veriyor ya artık. Gelen gitmiyor ki.

“Osman, Osman..”

“Buyur abi”

Sibel, Osman’a artık rehinsin der gibi bir bakış atıyor gülerek. Görmezden geliyor Osman.

“Gördün mü bak, yasayı geçirmişler meclisten”.

“Duydum abi”

“Tabi, vekillerin tuzları kuru, milleti düşünen yok ki biri de çıkıp demiyor ki siz ne yapıyorsunuz? Ah bu ülkede varya sıkar sıkar”.

“Evet abi, öyleymiş hakikaten”…

“Haklısın abi, yaaa”..

Osman, müşteriye baksana ben anlamadım ne istiyor bu, çok hızlı konuşuyor diye sesleniyor yeni kız. Oh der gibi yüzü aydınlanıyor Osman’ın. Geldim geldim diyor.

Nedim mutfağa doğru yürüyen Osman’ın arkasından sesleniyor.

“Eti az koyun haa! Dükkânın kârı gidiyor”

 

 

 

 

1 Yorum

Yorumlarınızı duymak isteriz...