DÜŞLER SAHAF

Koskocaman evrende, dünya üzerinde var olan binlerce şehrin arasında, en sakin ve duru, en narin ve dolu, cenneti andıran, küçük fakat gelişmiş ve sevimli bir kasabanın sokaklarında büyülenmiş bir halde geziniyordu. Burada 7-8 katlı alışveriş merkezleri, marka isimlere sahip mağazalar, cafeler ve restoranlar yoktu. Burada yalnızca acıktığın zaman karnını doyurabileceğin küçük ve şirin lokantalar, her sokakta rastlayabileceğin antikacılar, saatçiler, kitapçılar vardı. Bu dükkânların hepsinin ortak özelliği huzur kokmalarıydı ve insana adeta kendi evindeymişçesine güven vermeleriydi. Yapaylıktan uzak ve doğal bir yerdi. Avm’ler gibi gösterişli, şatafatlı değillerdi ve en önemlisi o boğucu ve yorucu kalabalık bu sokaklarda, bu dükkânlarda yoktu.

Genç kız dünya üzerinde saklı kalmış cennetleri keşfetmek için kendini yollara adamış bir gezgindi. Tek yoldaşı ise yanından hiç ayırmadığı küçük ve kullanışlı çantasıydı. Çantasının içinde bir defter, bir kalem ve bir de fotoğraf makinesi vardı. Gördüğü güzel mekânları ya da manzaraları ölümsüzleştirmek istediğinde hemen fotoğraf makinesine sarılırdı.  Düşüncelerini ve duygularını ölümsüzleştirmek istediğinde ise hemen defter ve kalemini eline alırdı. İnsan hafızasının nankör olduğunu biliyordu. Bir anıyı hatırlamak için bile ne zahmetlere katlanmak gerektiğini, o anıyı geçmişten çağırmanın ve beyni zorlamanın tüm meşakkatini biliyordu. Sözün uçup yazının kaldığını da… İşte bu sebeple yapıyordu tüm bunları, tüm güzellikleri ölümsüzleştirmek için.

Genç kız sokakları hayranlıkla gezerken bir tabela dikkatini çekti:

“DÜŞLER SAHAF”

Bu ismi okur okumaz işte bu kitapçıya girmeliyim diye düşündü. Sahafın kapısın açıp da içeri girdiğinde kendini “Alice Harikalar Diyarında” masalında gibi hissedeceğini düşündü. Kapıyı yavaşça açtı ve içeri girdi. Bir an gözlerini açıp kapattığında yine aynı yerde olduğunu fark etti bir masalın içinden fırlamamıştı. Fakat bu dükkânda çok huzurluydu ve her zerresinden sükunet, refah yayılıyordu. İlkbaharın güzelliği bu dükkânın içine gizlenmiş gibiydi. Köşede yaşlı bir amcanın kitap okuduğunu fark etti. Bu amca dükkânın sahibi olmalıydı. Genç kız içeri girdiğinde de kitabını okumaya devam etmiş ve kitaptan kafasını kaldırmamıştı. Huzuru sağlayan şeylerden biri de buydu kasabada: Gezdiğin dükkanlarda kimse sana rahatsızlık vermiyordu, başında dikilip hadi ne alacaksan al da git gibi sözler ima etmiyordu, ya da denediğin kıyafetler sana yakışmasa bile çok yakıştı diye sırf kendi menfaati için sana bir şeyler pazarlamaya kalkışmıyordu… Genç kız “Merhaba amca” dedi. Yaşlı adam kafasını kaldırıp hafifçe bir selam verdi ve kitabını okumaya devam etti. Genç kız ise raflarda kitapların arasına daldı, ikinci el kitaplar, çok eski basım kitaplar, kimi saman kâğıda basılmış kitaplar. Tüm kitaplar harikaydı, çağa ve mekâna direnen kutsal savaşçılar gibiydi. Genç kız kitapların geçmişten bu yana süregelen ve varlığını korumayı devam ettiren süper kahramanlar olduğunu düşündü. Yaşlı adama “Bu harika kitapların fiyatı nedir amcacığım?” diye sordu. Adam okumakta olduğu kitabın arasına ayracı koyarak kitabını narince kapattı ve masanın üzerine koydu, kitaba karşı bir dostundan ayrılır gibi narin davranmıştı. Adam kızın yanına gelirken tüm bunlar kızın dikkatinden kaçmadı. “Paha biçilemez kızım.” dedi. Kız bir kez daha hayran kalmıştı duyduğu cevap karşısında. Yaşlı adam konuşmasına devam etti. “Bu kitaplar satılık değildir güzel kızım, okumak isteyen ödünç alır okuduğunda ise geri getirir. Bu kitaplarla olan gönül bağım onlardan ayrılmama engel oluyor ve onlar bir nesneden çok daha fazlasıdır benim gözümde, onları satamam. Bu yüzden onları yalnızca ödünç veriyorum. Okumak istediğin kitap varsa okursun sonra da yolun buraya tekrar düştüğünde geri getirirsin.” Genç kız bir kez daha hayran kaldı duydukları karşısında. Gezerken gözüne çarpan ve elinde tuttuğu birkaç kitabı ödünç almak istediğini söyledi. Yaşlı adam “hayhay kızım” diyerek güzel bir poşete yerleştirdiği kitapları kıza doğru uzattı. Kız kitapları alarak kapıdan çıkarken, yaşlı adam kıza seslendi ve şunları söyledi: “Okunan her kitap ölür, yazılan her yazı ölür, çekilen her fotoğraf ölür. Yalnızca düşler ölmez kızım.” Genç kız duyduğu bu sözler karşısında donup kaldı ve yüzünü şaşkın bir vaziyette yaşlı adama doğru çevirdi. “S.. Siz amca nereden biliyorsunuz tüm bunları ama?” diye kekeledi şaşkın surat ifadesi geçmemiş bir şekilde. Yaşlı adam “Adın Hayal’di değil mi?” dedi kıza bir sandalye uzatırken. Kız “evet amcacığım ama siz nereden biliyorsunuz?” dedi hala şaşkınlığı geçmemiş bir şekilde. Yaşlı adam ise anlatmaya başladı: “Bak kızım, adını çantanın küçük bir köşesine oya şeklinde işlemişsin oradan gördüm yoksa nereden bileyim sihirli güçlerim yok ya… Büyücü de değilim yani korkma sadece yılların verdiği bir alışkanlık, emekli psikologum, ben gözlem ve analiz yeteneğim taa o yıllardan kalma… İnsanları gözlemlemekten kurtulamadım kusura bakma eğer rahatsızlık verdiysem. Diğer düşüncelerime gelince ise onlar da yalnızca sezgisel bir histi. Eh sahaf olmamız insan sarrafı olmamıza engel değil ya güzel kızım” dedi cümlelerini tamamlarken. Kız yine de kendi düşüncelerini nereden bildiğini anlayamadı ama yine de rahatlamıştı bir nebze de olsa. “Bir zamanlar ben de senin gibiydim güzel kızım, gençken senin yaşlarındayken, her güzel şeyi saklardım, resim çizerek gözlerimin gördüğü görüntünün sonsuza dek benle kalacağını, şiirler yazarak düşüncelerimin sonsuza dek benimle kalacağını düşünürdüm. Hatta gördüğüm rüyaları bile yazardım unutmayayım diye. En güzel anılarımı unutmak istemediğimden en ince ayrıntısına kadar tarihine saatine kadar günlüğüme not ederdim ta ki o güne kadar. Her şeyimi kaybettikten sonra hayatım değişti. Karımı, çocuklarımı, defterlerimi, resimlerimi, her şeyimi… O yangında kaybettim. Nasıl çıktığını ve oluştuğunu bilmediğim bir yangın geriye hiçbir şey bırakmadı. Keşke bende ölseydim, ben de yok olsaydım diye düşündüm, neden hayatta olduğumu sorguladım. Ama hayattaydım işte, ne ağlamanın, ne zırlamanın, ne de isyan etmenin hiçbir şeyi geri getirdiği yoktu. Ve düşündüm sonra benim tüm anılarım, tüm hayatım, ölümsüzleşmesini istediğim her şey bir anda yok olup gitmişti. Hani verdiğim emekler nerdeydi, saati saatine not ettiğim anılar nerdeydi, geçmişim nerdeydi. Yoktu… Bir yokluğun içine karışıp gitmişti işte. O zaman anladım ki, ben aslında yazarak, çizerek, not olarak tüm anılarımı kilitlemişim, saklamışım, korumuşum. Fakat yaşanan her şeyin özgür kalması ve elimizden uçup gitmesi gerekiyormuş. Her şeyimizi bir kuş gibi özgür bırakmamız ve uçup gitmesini seyretmemiz gerekiyormuş. İşte böyle güzel kızım. Senin gözlerinde de o heyecanı, o telaşı, o koruyup biriktirme arzusunu gördüm ben. Ve bu sebeple dilimden döküldü o cümleler. Kafanı ağrıttım özür dilerim.” diyerek cümlelerini tamamlamıştı yaşlı adam. Ve şimdi genç kız durgunlaşmış ve gözlerinde birkaç damla yaş birikmişti. Gözlerini ise yerdeki bir noktaya kilitlemiş öylece durmaktaydı. Adamın son sözleriyle gözlerini yerden ayırarak adamın yüzüne baktı. Hikâye için teşekkür ettiğini söyledi. Elindeki kitapları bırakarak dükkândan çıkmaya doğru yeltendi. Ve sonra yaşlı adama ismini sordu. Yaşlı adam “Hikmet” dedi. “İyi günler Hikmet Amca!” diyerek dükkândan çıktı Hayal. Daha sonra elinde küçük çantasıyla düşünceli düşünceli yürümeye devam etti. Bir köşede durarak çantasını yere koydu ve cebinden çıkardığı çakmakla tüm çantasını ve içindeki her şeyi yaktı. Ateş yanarken ve çantasının içindekiler bir bir yok olurken özgürleştiğini hissetti. Ve ateş dahi söndükten sonra yürümeye devam etti. Artık kendini daha özgür hissediyordu. Bir kuş gibi…

Bir Cevap Yazın