Düğme

Tik tak tik tak tik tak tik tak.

Saatin sesine uyanmıştı, hiç sevmezdi bu sesi ama saate bakmak hoşuna gidiyordu. Zamanın ilerlemesi, nefes aldığını hissetmesi iyi bir şeydi. Yapacak çok şey var, belki de yapacak hiçbir şey yok diye düşündü. Balıklarına yem vermeliydi. Sularını değiştirmeli, mürekkep damlatmalı, onlarla konuşmalı ve ilgilenmeliydi bakmazsanız balıklar ölür bilirsiniz. Bir kahve yaptı kendine bugün yapacağı pek bir şey yoktu, belki de çok şey vardı. Bir dizi izlemeye karar verdi. Mini bir dizi. Artık uzun şeyler onu sıkmaya başlamıştı gözüne kestirdiği bir mini diziyi açtı: Unortodox’u. Aslına bakarsanız bu tarz şeylere lisedeyken de ilgi duymuştu. Farklı dinlerdeki değişik gruplara merakı vardı. Hatta bayağı okuyup araştırmıştı. Opus Dei, İlluminati ve adını hatırlayamadığı koyu Katolik gruplar. Ama Ortodokslar pek ilgisini çekmemişti. Sanırım öğrenme zamanı bugünmüş dedi. Evet çoğu şey zamanını beklerdi. Dizinin ilk bölümünü açtı izledi, hoşuna gitti. Bir şey hoşuna gittiği an yorum okuma isteği geldiği için hemen eli bilgisayara gitti ama hayır, hayır okumamalıydı. İkinci bölümü açtı sonra üç, her bölümde ayrı bir şok etkisine maruz kalıyordu. Çok şaşırmıştı ama koyu Ortodoks tarikatlar üzerinden dünyanın genelindeki bu tarz oluşumları gayet güzel eleştiriyorlar, korkusuzca anlatıyorlardı ve tabi ki eli bilgisayara gitmişti. Aslında kitaptan uyarlama olduğunu fark etmişti. Fakat kitap henüz Türkçeye çevrilmemişti. Büyük bir sabırsızlıkla son bölümü açtı. İşte o sırada camdan öyle bir gürültü geldi ki yerinden sıçradı! Cam kırılmış, içeriye görkemli ve simsiyah bir kuş girmişti. Bir süre öylece kalakalmıştı. İçeri giren siyah kabarık tüylü bir kuştu. Uzun bir kuyruğu vardı ama kuş o kadar güzeldi ki daha önce hiç böyle bir kuş görmemişti. Kuşun kanadından kanlar damlıyordu. Pek güvenemedi kuşa ilk başta çünkü daha önce hiç böyle bir kuş görmemişti. Hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Kuşun üzerine eğildi sanırım biraz daha incelemesi gerekiyordu. Eğilince kuş öttü çok farklı bir ses tonu vardı, gözleri siyah ve kapaklı, bakışları keskindi. Kuş ile göz göze geldiler ve kuşu tek hamlede kucağına aldı. Sıcak ve yumuşaktı . Hiç korkmamasına ve kendini geri çekmemesine şaşırmıştı. Kanadına dokundu neyse ki cam sadece kesmişti. Hemen kanadını temizledi. Kuş bir köşeye tünemiş onu izliyordu. Sanırım tekdüze hayatına bir renk gelmişti. En üst katta oturuyordu ve hava oldukça sıcaktı. Cam yarısı kırılmış haliyle kalabilir diye düşündü. Kuş uyuyordu. Şimdi izleme sırası ondaydı. Kabarık tüyleri, yer yer kıvırcıktı çok sert bir yapısı vardı. Gagası normalden farklıydı. Kuş gözlerini açtı yavaş yavaş yanına geldi, eline kondu yakından çok daha siyahtı, tıpkı gece gibi, ve  somurtkandı. Kuşlar somurtur mu saçmalama dedi içinden. Kuş sanki onu duymuş gibi ötmeye başladı. Hatta bir ara güldüğüne bile yemin edebilirdi! Çok garip bir tınısı vardı kuşun, ses tonu kendine çekiyordu iyice. Keşke ne dediğini anlayabilsem diye düşündü ama daha çok soru soruyor gibiydi kuş. Elinden koltuğa atladı. Şimdi de koltukta uykuya daldı. Sürekli ona bakma isteği ile yanıp tutuşsa da kuş beyaz koltuğun içinde derin bir uykuya dalmıştı. Beyaz koltuğa dökülmüş siyah bir mürekkep lekesi gibi görünüyordu. Dizinin son bölümünü açtı. Duygusal bir böcek olduğu için son bölümde göz yaşları sel olmuştu. Daha sonra mutfağa geçti acaba kuşa ne vermeliydi? Gözü beyaz şaraba takıldı. Aynen kuşta beyaz şarap içerdi zaten harika fikir (!) dedi. Belki yarasına basabilirdi.

Bir kaba su koydu Yemeksepeti’nden de solucan söyledi mi bu iş tamamdı(!) Ekmek ufalamak geldi aklına ananesi serçelerini öyle beslerdi. İçeri gitti kuş uyanmış odanın içinde geziyordu. Film CD’lerine ve kitaplara bakıyordu sanki. Ne kadar entel bir kuş diye geçirdi içinden. Kuşa bir isim koymalıydı. Hedwig?

Hayır! Harry Potter hayranlığını burda da gösterme dedi. Hem Hedwig beyaz bir baykuştu.

Düşündü, düşündü. Zeze?

Olmaz! Zebercet? Nein!

Şimdilik biraz daha düşünmeliydi. Su ve ekmek ufaklarını önüne koydu.  Kuş sanki bir şey söyleyecek gibi yüzüne baktı. Ama söylemeden yedi. Artık akşam olmuştu. Birden aklına  ‘’Efsunkâr’’ demek geldi kuşun ismini bulmuştu ve tam da kuşa uygundu. Aradan haftalar geçti ve kuş iyileşti arada evden ayrılıp uçup geliyordu. Bu uçuşlarda kuşun nereye gittiğini ve ne yaptığını çok merak ediyordu. Birde bu değişik düğmeleri nerden bulup getirdiğini. Kuş her geldiğinde ötüyor ve düğmeyi eline bırakıyordu. Düğmeler hiç normal düğmelere benzemiyor, kuşun her uçuşunda gelişi uzuyor ve meraktan çatlıyordu. Kuşa soru işaretleriyle ve endişeyle baktığında kuşta sanki ona kaşlarını çatıyor ve neden merak ettiğini soruyor gibiydi. Kuş biraz huysuz muydu yoksa ona mı öyle geliyordu? Birbirlerine iyice alışmışlardı. Eve de her an düğmeci açabilirlerdi. Saatler günleri, günler ayları izledi. Kuş defalarca gitti bazen kısa bazen uzun. Ama o her gittiğinde varlığı kuşla gibiydi. Onu hep yanında hissediyordu. Saat dörde geliyordu kapıyı alacaklı gibi çalan birileri vardı. Kahvesini masaya koydu. Kapıyı açtığında karşısında yaşlı ama iyi giyimli bir beyefendi soluk soluğa ve oldukça kızgın bir şekilde ona bakıyordu. İçinden burnundan solumak deyiminin karşılığını somut olarak gördüğünü düşündü. Yaşlı adam:

— Sizler nasıl insanlarsınız kuşları hırsızlık için mi kullanıyorsunuz ?

— Anlayamadım beyefendi?

— O değişik gagalı kuşlar, benim dükkanımdan her gün düğme, iplik, broş ne varsa götürüyor. Takip ettim. 3 sokak ötede antikacı dükkanım var. Sizin çatınıza atıyorlar zannetmiştim, meğerse balkonunuza atıyorlarmış!

— Yanlışınız var, benim balkonuma kimse bir şey atmıyor! Beslediğim bir kuş var. Düğmeleri bana o getiriyor. Yaralanmıştı, iyileştirdim onu sanırım o yüzden getiriyor. Ben düğmelerinizi hemen getiriyorum.

Ama adam ısrarla balkonu işaret ediyor ve söyleniyordu. Birlikte balkona geçtik. Baktık, balkonda gerçekten de bir şey yoktu. Çıkıyorduk ki tam o sırada bir kuş tepemizden uçtu ve çat diye bir ses duyuldu. Balkonda oluşan yarık görünmesin diye koyduğum taş saksının altı delinmiş, yarı topraklı yarı taşlı saksının içinden yarığa; yüzlerce iğne, iplik, düğme, broş hatta ot ne varsa dolmuş. O da yetmiyormuş gibi bizimki arkadaşlarını karşı çatıya dizmiş bizi izletiyordu. Ben de bunca zaman mışıl mışıl uyumuş ve düğmeleri saklamıştım. Meğerse bizimki çete kurmuştu ve düğmelerin bir kısmı da yaşlı adamın değildi. Kim bilir hangi adamların ya da kadınlarındı? Yaşlı adam gitti birkaç gün sonra Efsunkâr geldi. Yine ağzında bir düğme, tüyler dağılmış neler olduğunu anlamış gibi kafasını önüne eğdi. Aramızda garip bir bağ vardı kimsede olmayan ve kimsenin anlayamayacağı. Kısa bir sessizlikten sonra bir şeyler mırıldandı ve saatin üzerine kondu. Tik tak tik tak tik tak. Akrep ve yelkovana bakıyordu sıkılmış gibi bir hali vardı ama neden sıkılsın ki? Zilin sesiyle irkildi. Birisi yine tüm kuvvetiyle zile basıyordu. Bakalım gelen hangi düğmeciydi?

 

Yorumlarınızı duymak isteriz...