Çıkmazda İnecek Var

 

Babamı son kez göreceğime dair bir his vardı içimde o gün. Ya da son kez görmeyi mi diliyordum ne? Bilincim bunu böylece ifade etmekten çekiniyordu da romantik bir hissiyat mı yaratıyordu kendince? Boğucu bir sıcak yoktu aslında havada ama ben biraz bezgindim. Güneşle cebelleşmekten yorulmuştum, cildim hep alerjik tepkiler verirdi öğle sıcağında. Üstümü değiştirmiş, kırmızı bir etek ve yeşil bir tişört giymiştim. Müthiş bir uyumsuzluk! Apartmandan çıkmış yürümeye başlamıştım, arabasıyla beni beklemekte olduğu caddeye çıkacaktım. Elimde cüzdanım, telefonum ve anahtarım vardı. Uzun bir görüşme olmayacağını bildiğimden çanta almamış, yüzüme de güneş kremimi sürmemiştim. Evden çıkmış sokakta buluşacağımız yere doğru yürüyordum ki eski bir araba beni görünce bana doğru hareket etti. Tanımaya çalıştım. Bu o idi. Arabasını satmış, çok daha eski bir arabaya geçmişti. Borçları olduğunu biliyordum, ülkeden gideceğini de. Belki de bunu bildiğimden onu bir daha görmeyeceğim hissiyatıyla gitmiştim yanına.

Arabada başka kimse yoktu. Kapıyı açıp ön koltuğa oturdum, selamlaştık. Arabayı yavaşça sürdü, bizim apartmanı geçti, gerisin geri döndü, durdurdu arabayı. Şimdi çayımın buharına bakarak bu yazıyı yazarken hissediyorum ki babam da havadaki nem gibiydi, görmüyordum ama boğuyordu, hep bir canımı sıkıyordu. Iç dünyamda, kafamda, zihnimde arka planda asla kapatılamayan bir program gibi tanımlıyorum onu. Havada asılı kalıyor. Nasılsın iyi misin, iyiyim sen nasılsın, okul nasıl, nasıl gidiyor, iyi, senin sağlığın nasıllardan oluşan oldukça mini bir silsile ile giriş konuşması yaptık. Sonra bu kalitesiz başlamış konuşma hiçbir duraksamaya mahal vermeden hemen bir sonuca bağlandı yine aynı vasatlıkta. Babamla zaten hep böyle olurdu. Yersiz sözcükler, düşünülmeden yaşanmış öylesine bir hayat işte, darmaduman bir insan. Üzülürdüm bazen ona, sonra “üzüldüğüme üzülüp” kendime de acırdım bir kat.

Anneme vermem için beş yüz dolar verdi, beş ile çarptı. Kur o civarda idi o günler. Üstüne bu da beş yüz lira, eder üç bin dedi. Verdi, aldım. Tamam dedim, teşekkürler, anneme veririm. Arabayı tekrar çalıştırdı. İyi bakalım dedi, uzaklara baktı, sağa döndü, çıkmaz sokağımıza girdi, beni kapının önünde bırakmak için hemen yine durdu. -Çıkmaz sokaklar ve ben hep bırakılırım.- Ben de Almanya’ya gidiyorum pazartesi, orada işlerim var dedi. Ben biliyordum zaten gideceğini. Elim kapıya giderken uzandım vedalaştık. Karışıklı tamamlaştık, hiçbir seçenek yoktu başka, yani yapılacak edilecek hiç bir asılı olası durum yoktu ki havada, elimizi atıp alalım. Haliyle indim, kendine dikkat et dedim açık pencereden, o da dedi. İleriden dönüş yapmak için ilerledi, ben de bahçe kapısından ve sonra dış kapıdan apartmana girdim. Asansör çalışmıyordu, merdivenlerden eve çıktım. Üstümü değiştirdim, sıcaktı. Kanepeye uzandım. Kendime uzanmak, seslenmek istedim. Ulaşamadım, öte taraflardaymış kendim, çıkmaz bir yolda bırakılmış ama eviymiş orası, öyle bir çıkmazmış bu. Seslendim, seslendim kendime. Seslenen bir, duyan bir; öyle bir çıkmazmış bu. Evi orasıymış. Evinde mutluymuş. Orada kalsınmış, iyiymiş böyle.

 

Bir Cevap Yazın