ÇENGİLER VE KÖÇEKLER

 

 

ÇENGİLER VE KÖÇEKLER

Mezopotamya toprakları hiç kuşkusuz günümüz insan hayatına doğrudan veya dolaylı olarak etki eden her güzelliğin doğduğu yerlerin merkeziydi. Neolitik Çağ’da Çanak Çömlek Dönemi’ne geçiş süreci insanların tarımla tanış olmalarına neden oldu. Keşiften çok toprakla tanışmaktı bu. İnsanlık doğanın cömertliğini gördü. Öyle ki buğday tohumları zaruri bir tapınma isteği dışında iç dünyanın vicdani kutsalı da olmuştu artık. Antropolojik açıdan bakarsak; avcı toplayıcı toplumların yerleşik yaşama biçimlerine geçişleri, toplumsal sosyal iradenin ve salt bilincin gelişmesene de olanak sağladı. Her ne kadar Orta Çağ feodalitesinin ortaya çıkışına ışık olsa da “tarım”, beraberinde koloni halinde yaşamaya başlayanların ellerinde olmayan mahsullerin ticaretini yapmaya kadar götürmüştür. Basit bir çıkarım yapacak olursak, yaşamak için gereken avcılık mücadelesinde geçen zaman, yerleşik yaşam normların oluşmasıyla birlikte yeni buluşların da kapısını ardına kadar aralama imkanı yaratmıştır. Buradan, insanların bugün muhteşem yapıtların ortaya çıkmasına da vesile olmuş ve bir ritüel eşliğinde duyulan tapınma gereksinimi sonucuna varılabilir. Ritüel… Ne büyülü bir kelime. Bir zamanlar dinsel ayinler için ahenk eşliğinde giyilen kıyafetler, edilen deyişler, çalınan cümbüşler bu toplumların kültürel kimliklerinin oluşmasında mihenk taşlarından biri oldu. Oluşan ve gelişen sosyal toplumlarda bu ritüeller birer şenliğe dönüştü.  Köken tarihimizde özellikle 15. yüzyıldan itibaren daha belirgin görmeye başladığımız bu şenlikler profesyonel kimselerce de meslek olarak icra edilen oyunlar halini aldı.

Eski temaşa oyuncularımızın içinde köçek ve çengilerin ayrı bir yeri vardır. Bunların oyunu, tıpkı bale gibi dramatik özelliği olan, sahne dansı gösterileri şeklinde olurdu. Eski yıllarda büyük bir sanat değeri taşırken, gitgide bozulmuş, ortadan kalkmıştır. Bu oyuncuların ciddi adları da vardı: Çengi, köçek, rakkas, tavşan (veya tavşan oğlanı), kâsebâz, curcunabâz, rakkas beççegân, çegânebâz, çarparezen, beççe (daha çok Türkistan’da, Özbekistan’da). Önceleri kadın-erkek ayırmadan bütün dans edenlere, taklitli oyunlar yapanlara çengi deniyordu. Nitekim XVII. yüzyıl Viyana basımlı Meninski Sözlüğü’ne göre, çenginin bir çeşit harp gibi dikine çalınan “çeng” çalgıcısı anlamına geldiği gibi, oyuncu, dansçı, komedya oyuncusu anlamlarına da geldiği belirtiliyor. Bunun gibi yine XVII. yüzyılda Profesör Thomas Hyde’ın yazdığı De Ludis Orientalibus adlı kitapta, Türk oyuncularına ayrılan bölümde de çenginin çeşitli anlamları arasında komedya oyuncusu olduğu da gösterilmiştir. Fakat daha sonra yalnız kadın dansçılara verilen bir ad oldu. Buna karşılık erkek oyunculara köçek ya da tavşan deniliyordu.

 

(Kasebazlar)

 

Çengi, köçek ve tavşanlar bütün öteki oyuncular gibi kollar meydana getiriyorlardı. Her kolda bir kolbaşı ve kolbaşının bir yardımcısı olurdu. Oyuncuların sayısı bir düzine kadardı. Ayrıca sıracı denilen dört kişilik bir de çalgı takımı bulunurdu. Temsil verdikleri yerde çengileri hamam ustaları ve soyguncu denilen kadınlar soyup giydirirler, makyajlarına, süslerine yardım ederlerdi. Çengilerin giyimi de şöyle olurdu: Çepeçevre altınlar süslü bir tepelik ve tam alnın ortasında yuvarlak, “kaşbastı” denilen bir altın. Altın sırmayla işlenmiş “câmedân” denen ve çapraz giyilen iki sıra düğmeli, kısa, kolsuz kadife bir üstlük. Bunun altında üç etek denen ve yenleri nerdeyse dizden aşağı sarkmış ipekli sırmayla süslü bir entari; göğüslerini yarı açık gösteren açık ipek hilali gömlek, belde lâhuri şal ve şalın üzerinde altın ve gümüşler veya sırma bir kemer; üç eteğin altında topukların az yukarısından büzülerek bağlanmış işlemeli ipek şalvar, ayaklarda alçak ökçeli işlemeli yumuşak pabuç. Elde de zil veya çârpâre bulunurdu. Bunların XIX. yüzyılda ün kazanmışları arasında Tosun Paşa Kızı Ceziye, Hancı Kızı Zehra, Küçükpazarlı Naile vardı.

 

(18. yüzyılda rakkaslar-temsili)

 

Köçeklere gelince, bu çeşit kadınsı tavırlı profesyonel genç dansçı erkeklere İslam ülkelerinde rastlamaktayız. Köçekler kız gibi giyinirler, saçlarını uzun bırakırlardı. Giyimleri şöyleydi: Sırma işlemeli, saçaklı ipek kumaştan bir fistan, altın suyuna batırılmış kemer; ipek, sıçan dişi işlenmiş gömlek, onun üzerine sırma işlemeli kadife veya al çuhadan dilme; başta da hasır fes, üzerine ipek ve kenarları yine sırma ile süslenmiş çevre. 1615 yılında Edirne’de IV. Mehmed’in şehzadelerinin sünnet düğünü için yapılan şenliği görmüş olan İngiliz gezgini Dr. Covel köçekleri şöyle anlatıyor:” Bunların iyicesi çok gösterişli, ya altın ya gümüş sırmalı, ipekliden giyinirlerdi. Giyimleri bedenlerinde tıpatıp uyar, kolları kapalı olur, bellerinde keselerine ve zevklerine göre, zengin bir kuşak bulunurdu. Bunun altında çok geniş ve topuklarına kadar uzanan bir etek giyerlerdi; bu etek de çok gösterişli, alacalı ve açık renkte olurdu. Saçlarını kesmez, güzel saç lüleleri bırakırlardı, bazen başlarını örterler, bazen de aşağı sarkıp omuzlarına dökerler veya örülü olarak arkalarından omuzlarına kadar dökerlerdi. Genel olarak başlarına ipek bir başlık (küçük ve tas biçiminde) veya kalpak denilen kürklü bir başlık giyerlerdi. Gördüklerimin arasında 10 yaşlarında bir güzel oğlan çocuğu bulunuyordu, saçları bir kadınınki kadar uzundu. Onunla birlikte dinç, yakışıklı, 25 yaşlarında bir delikanlı dans etti. Ustaca, sessiz, tuhaf bir bayağılıkta, akla gelebilecek her türlü çapkınca, duruşlara başvurdular. Geriye kalanlar, 4, 6 ve bazen 8 kişilik takımlarda dans ettiler. Kol hareketi, dans hareketi, el hareketi gibi belirli bir hareketleri yoktu. Oyunun sonunda canlı bir müziğe ayak uydurarak uzun uzun döndüler (Dervişler gibi), durunca eğilip selam vererek, hemen yakınlarında olan çalgıcıların yanına koştular.”

 

KÖÇEKLER VE TAVŞANLAR

Köçekler de çengiler gibi cinsi sapıktı. Nitekim Evliya Çelebi bunları anlatırken “yetmiş tastan feleğin çemberinden geçmiş”, “veled-i zina”, “âfitâb misal rakkaslar” gibi deyimler kullanır. Zengin kimseler bunlar uğruna bütün varlıklarını döküp saçarlar. Bu yüzden kavgalar çıkar, yeniçeriler aralarında dövüşüp, kanlı bıçaklı olurlardı. Bir görüşe göre Sultan Mahmud’un koyduğu yasaklar üzerine, onlar da Mısır’a, Mehmed Ali Paşa’nın yanına kaçmışlar, bir başka görüşe göre 1274 (1857) tarihli bir kanunla bunların oyunu yasak edilmişti.

Köçeklerin çeşitli takma adları vardı. Evliya Çelebi çağının oyuncu oğlanları arasında şunları sayıyor: Mazlum Şah, Küpeli Ayvaz Şah, Saçlı Ramazan Şah, Küçük Şahin Şah, Memiş Şah, kardeşi Bayram Şah, Çaker Şah, Şeker Şah, Sülün Şah, Sakız Mahbubu Zalim Şah, Hürrem Şah, Fitne Şah, Yusuf Şah, Mirza Şah, Nazlı Yusuf ve başkaları. Bunlar üzerine bir Çenginame ve Derter-i Aşk adlı iki şiir kitabı yazmış Enderunlu Fazıl Hüseyin XVIII. yüzyıl köçeklerinden bazılarının adlarını veriyor, bunlar içinde kendisinin de tutkunu olduğu Çingene İsmail’den başka, kırk beş kadar köçeğin adı var: Asıl adı Yorgaki olan Büyük Afet, asıl adı Kaspar olan Ermeni Küçük Afet, Altıntop, Tazefidan, Kanarya, Yeni Dünya, Kıvırcık, Tilkin bunların başlarında geliyor.

Tavşanlara gelince, köçeklerin etek giymesine karşılık bunlar, çuhadan şalvar giyer, üstüne camadan, bellerine alacalı renklerde şallar sarar, başlarını da köçekler gibi açık bırakmazlar, süslü, işlemeli ufak, sivri bir külah giyerlerdi. Bunlara neden tavşan dendiği kesin olarak bilinmemektedir. 1885’de yayınlanan ve Orta Asya’daki gezisini anlatan Henry Lansdell buralarda gördüğü beççe’leri anlatırken bunların bazısının yüzlerinin derilerini  tavşan gibi buruşturup kırıştırdığını yazdığına  göre aynı açıklama bizdeki tavşanlar için de yapılabilir. Tavşanların bazen köçeklerle bir arada çıktıklarını biliyoruz. Nitekim Sultan Abdülhamid’in 1261’de (1845) sünnet düğününü anlatan Tahsin Surnamesinden şu mısraları örnek verebiliriz:

 

            İki tavşan ile geldi köçek

            Arada vardı gezer bir de köpek

            Çıktı raks etmeğe ol rum beçesi.

 

Eski kaynaklarda bazen de köçek deyiminin yanında rakkas deyimi geçmektedir. Bu ikisi arasında belirli bir ayrım yapmak zordur. Nitekim II. Mahmud’un kızı Saliha Sultan’la, Rifat Halil Paşa’nın düğününü anlatan Rifat Surnamesinde önce Der Tarif-i Rakkasan başlığı altında şu mısraları buluyoruz:

 

           Rakkaslar ise bütün şekerhand

           Bihuş olur gören hıredmend

 

          *bihuş: şaşkın, sersem *şekerhand: tatlı gülüş *hıredmend: akıllı

 

Gerek çengilerin, gerek köçek ve tavşanların oyunları, yalnız dans olduğu zaman bu dans göbek atmak, topuk çarpmak, bel ve gerdan kırma, kıvırma gibi hareketlere dayanır. Bunların kaytan oyunu, tura oyunu, fes oyunu gibi çeşitleri vardır. Bu dansçılar, bazen de sözsüz, konulu dramatik oyunlar da çıkarırlar. Bu bakımdan bunları bir bale temsiline benzetebiliriz. Nitekim, 1524 yılında İstanbul’da İtalyan azınlığın verdiği klasik bale tarihi için önemli bir bale temsilinde Türk çengilerinin de dans ettiklerini biliyoruz. Bugün köçeklere profesyonel dansçı olarak Anadolu’da rastlanmaktadır. Öyle ki, yakın bir çağa kadar Çankırı’da esnaf geçit alaylarında geçirilen kazanların içinde köçekler dans ederlermiş.

 

 

 

Yorumlarınızı duymak isteriz...