ÇELLO

 

Berrin derin bir nefes aldı.

Yeşil sarmaşıkları izlerken gözü dalmıştı. Etrafına şöyle bir baktı masalarda birbirleriyle sohbet eden insanlar, fal kapatanlar, filtre kahvelerine süt ekleyenler, kitap okuyanlar ve nicesi vardı. Önünde bitirmesi gereken işler duruyordu ama hiç hali yoktu. Bir tane daha şekersiz Türk Kahvesi söyledi. Sigara dedi kendi kendine ama sigaradan hep nefret etmişti kendini ne kadar çaresiz hissetse de içmeyecekti o iğrenç şeyi! Kahvesini beklerken fonda çalan şarkıyı sürekli tekrar ediyordu. Don’t make me sad, don’t make me cry (Üzme beni, ağlatma beni) Sometimes love is not enough and the road gets tough I don’t know why (Bazen aşk yeterli değil ve yol engebeli oluyor nedenini bilmiyorum). Fondaki şarkı bitsin kulaklığını takacaktı. Son günlerde çok gerilmişti nefes alamaz olmuştu adeta. Kahvesi geldi bir yudum aldı ve şöyle düşündü: J.K Rowling koskoca Harry Potter serisini bir cafede yazıp bitirmişti kendisininse kalemini kıpırdatıp işlerini bitirmeye gücü yoktu. Düşündü, düşündü neden böyle davranıyordu? Niye böyle ruhsuz olmuştu? Neydi onu bu hale getiren? İnsanlardı pek tabi, onlar ve gereksiz hırsları, iki yüzlülükleri beş para etmezlikleri, egoları… Kafka haklıydı dayanılmaz olan hayat değil insanlardı. Arkasına yaslandı bir kez daha camdan dışarı baktı burası onun yeriydi. Sarmaşıkların dibi ve belkide nefes alabildiği ender mekanlardan biri… Kulaklıklarını taktı. The Phantom of Opera’yı açtı gözlerini kapattı ve kendini Çello’nun büyüsüne kaptırdı. Gözlerini açtığında tam karşısındaki sandalyede biri oturuyordu, biraz korktu ve kulaklıklarını çıkarıp gülümseyerek merhaba dedi. Karşısında kır saçlı, saçları toplu 65 yaşlarında top sakallı bir amca oturuyordu. Kır saçlı adam ağız dolusu gülümsedi ve merhaba dedi. Özür dilerim seni böyle kendinden geçmiş bir şekilde müzik dinlerken görünce ne dinlediğini merak ettim ve yanına geldim. Aslına bakarsan oturduğundan beri arada gözüm sana kayıyor herkes mutlu sen çok mutsuz görünüyorsun ama kulaklığı takınca rengin yerine geldi…

Berrin adamın yabancı olduğunu hemen anladı garip bir aksan ile konuşuyor ve değişik mimikler yapıyordu ama şaşırmıştı çünkü insanları gözlemlemede en iyi kendinin olduğunu düşünürdü… Berrin yutkunarak evet dedi şey Çello dinliyordum hep de çalmak istemişimdir ama bir türlü olmadı işte…

Adam birden Berrin’e hayret ile baktı ve gözlerini devirerek: Afedersiniz ismim Pablo Romalıyım. Eşim ile birlikte uzun süredir Muğla’da kalıyoruz. Eee eşim eşimi de şimdi yutkunma sırası Pablo’daydı. Entel görünümlü adam birkaç saniyenin içinde çökmüştü buna yemin edebilirdi. Berrin garsondan hemen bir bardak su istedi. Pablo titreyen elleriyle suyu içti ve özür dilerim eşimin ölmesini hala kabullenemiyorum 4 ay oldu ama sanki tam burada Pablo kalbini gösteriyordu… Kendisi de Çello çalardı büyük annesi öğretmiş canım Margaritam benim. Ah nerede kalmıştık aile geleneği gibi bir şeydi onlarda çello çalmak… Biz onunla çok geç bulduk birbirimizi işte sonrada ver elini seyahatler en son buraya yerleştik ve onu burada kaybettim. Şimdi de Berrin’in gözleri dolmuştu boğazını temizledi: Memnun oldum Pablo ben de Berrin sadece bunu söyleyebilmişti. Kendine hayret etti nasıl oluyordu da insanlardan bu kadar bıkmış ve tiksinmişken Pablo için gözleri doluyordu onun üzüntüsünü ve duygusunu bu kadar içten hissedebiliyordu? Pablo eşini çok sevmişti. Berrin bunu adamın gözlerinde görmüştü aşka inanmasa da Pablo’nun aşkına inanmıştı. 2 yabancı insan birbirlerini anlamış ve birbirlerinin duygularını hissetmişti. En yakınım dediğin insan bile seni anlamaz ve umursamazken elin İtalyanı seni gözlemlemiş, anlamış ve önemseyip yanına gelmişti. Hayat tam olarak böyle bir şeydi işte…

Saat 5’e geliyordu Berrin o an karar verdi. Yarın işe gitmeyecekti hastalandığını söyleyecek eve gitti mi de birkaç top dondurmayı yeyip faranjitini tavana çıkaracaktı, sonra ise gerisi kolaydı, doktora gitse hemen raporu hazırdı zaten işlerde bekleyebilirdi. Uzun zamandır şu anda yaşadığı duygu durumuna hasretti birinin duygularını hissedebilmek, anlayabilmek ve onunda seni anlaması muazzam bir şeydi! Berrin birden insanlardan çok sıkıldım deyiverdi. Normalde kimseye demez boş boş yüzlerine bakar ve egolarını, hırslarını görüp nefret ederdi. Ama Pablo öyle değildi! Pablo gözlerini kısarak Berrin’e keder ile güldü. Hayat değil mi dedi sana ne yapmam dersen yaptırır. Kimin yanında durmam dersen durdurur. Ben asla böyle olmam dersen tam da öyle birine dönüşürsün. İnsanlardan kaçar yine de aralarında bulursun kendini… Che roba! deyiverdi. Berrin kaşlarını kaldırdı. Pablo ise devam etti yani dedim ki inanılır gibi değil! Eşim derdi ki; Çello bir insana benzer kimi zaman kasvetli kimi zaman gizemli kimi zaman mutlu ve huzurlu kimi zaman kaba ve saba önemli olan ona verdiğin değerdir, ona davranış şeklindir. Nasıl bir çiçeğe sevecen yaklaştığında ve iyi baktığında hemen açar işte insan ve çelloda öyledir. Nereden nasıl dokunduğun önemlidir… Kimi gelir bam teline dokunur kimi gelir sinirine dokunur! Non ce altro! Yani hepsi bu! Berrin kahkahayı koyuvermişti karşısındaki İtalyan adam kırk yıllık Said amca gibi konuşuvermişti. Haklısın dedi hem de çok haklısın dedi Berrin. Pablo devam etti eşim ile tanıştığımızda ben 44 yaşındaydım o ise 37 bir seyahatte tanıştık hem de gemide Hindistan’a gidiyorduk. Elimde Stefan Zweig var güverteye çıktım çektim şezlongu oturdum okuyorum, içerde de bir sürü hiç durmadan konuşan kokoş kadınlar var derken bile bir garip oluyorum Yüce İsa aşkına! Amok Koşucusu’nu okuyorum yanımdaki şezlonga dünya güzeli bir kadın geldi elinde Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun İtalyancası ile 3 dakika birbirimize baktık ve sonra aynı anda dedik ki: Tutte le strade partona a Roma! (Bütün yollar Roma’ya çıkar)  İçimden dedim ki bu kadın senin hayatın olacak Pablo! Sonra da işte biliyorsun gemide başlayıp Türkiye’de bitti…

Margarita sihirli bir değnek gibi dokundu hayatıma biricik aşkım… Berrin Pablo’nun hem derinden üzüntüsünü görebiliyordu hem de aşkını Margarita’yı anlatırken adamın gözleri parlıyordu resmen. Saat akşam 9 olmuştu. Pablo Berrin’i yemeğe davet etti gittiler. Pablo anlatıyor yeri geliyor gülüyorlar yeri geliyor hüzünleniyorlardı. İtalya’ya gitmeyi çok istiyordu Berrin. Pablo anlattıkça hayran hayran dinliyordu İtalya maceralarını. İkisi de halinden çok memnundu Zweig’den alıntılar yapıyorlar yeri gelip Marquez’i anıyorlar yeri gelip Chopin’in kulaklarını çınlatıp kahkalara boğuluyorlardı. Berrin o kadar mutluydu ki karşı masadaki patronunu bile görmüyordu.

Pablo’yu bıraktıktan sonra eve geçti dondurmaları yedi ve sabah raporu alıp ofise bıraktı. Öğlen 2’de şöyle bir mesaj geldi dün gece kahkahalara boğulan Berrin hanıma diye başlayıp kovulduğunu iletiyordu. Kısa bir süre üzülse de kalktı masadaki işleri büyük bir zevkle yırtıp çöpe attı. Hırkasını giydi ve cafeye gitti artık özgürdü. Az ilerde ki masada Pablo arkadaşları ile oturuyordu Berrin ile selamlaştılar. Bir kahve söyledi Berrin ve bilgisayarını açıp şöyle yazdı: Uzun karanlık geceler ve bitmeyen gündüzler sonunda, kapkara bulutlar, susmayan sirenler,akan makyajlar, sinen insanlar,doymayan egolar ve yenilemeyen gururların şafağında hayatımı değiştiren çelloya selam olsun!

Hemen İtalya’ya bilet aldı. Pablo arkadaşlarından izin isteyip Berrin’in yanına gitti. Bugün çok mutlusun bakıyorum da dedi. Berrin sırıttı ve evet işten kovuldum dedi. Pablo şaşırsa da mutlu göründüğü için Berrin’e bir şey demedi. Ertesi gün Pablo elinde koca bir paket ile geldi Berrin heyecanla açtı içinden Margarita’nın Çellosu çıktı. Berrin ise gözyaşlarına boğularak kabul edemeyeceğini söyledi ama Pablo inatçıydı ve Berrin günler sonra elinde çello ile Roma uçağına bindi. Roma’ya indiğinde ise havayı içine çekti ve tutte le strade partana a Roma dedi tıpkı Pablo gibi…

 

Bir Cevap Yazın