“Awakenings” / “Uyanışlar” Filmi Üzerine

 

Tam bir uyku hali ile tam bir uyanıklık hali var mı? Tam ve gerçek bir aydınlanma hali mümkün mü? Bence değil. Çünkü hepimiz küçük aydınlanmaların insanıyız gibi geliyor bana. Hepimiz uykumuzdan ara ara uyanıyor ve sonra yine uykuya dalmıyor muyuz?.

Başrollerinde Robin Williams ve Robert De Niro’nun yer aldığı film, Penny Marshall tarafından 1990 yılında ünlü nörolog ve yazar Oliver Sacks’ın aynı adı taşıyan kitabından sinemaya uyarlanmış. Oliver Sacks, 1933 senesinde Londra’da dünyaya gelmiş ünlü bir nörolog ve yazar, kendisi 2015 yılında aramızdan ayrıldı. Hastaları, hastalar ile kurduğu ilişkiler, kimya ve bilim üzerine birçok kitabı mevcut. Uyanışlar adlı bu kitabında da “uyku hastalığı” denilen bir hastalığa yakalananlarla yaptığı çalışmalarını anlatıyor.  L-Dopa adında bir ilaç sayesinde çok uzun yıllardır katatoni halinde yaşamış olan hastaları bu durumdan çıkarmayı başarıyor, lakin uzun soluklu iyileşmeler olmuyor bunlar. Hastalar birtakım yan etkiler dolayısıyla eski hallerine dönüyorlar.

Kimi zaman bakım veren, kimi zaman bakım alan konumunda oluyor insan. İkisinin de kendine ait zorluk ve meydan okumaları var. Bakım verenin bir doktor, hemşire ya da bakıcı olduğu zamanlarda durum bakım verenin vicdanı ve insani ilişkileri ile ilgili bir meseleye dönüşüyor. Alışılagelmiş biçimiyle –ne yazık ki– çoğunlukla duygusuz bir ilişki bu. Dr. Sayer filmde işte bu duygusuzluğu aşan bir doktor. Aslında kişisel ve derin ilişkileri deyim yerindeyse hiç yok. Bu kadar içine dönük bir insanın hastalarıyla oldukça insani ilişkiler kurması belki de beklenmedik. Onlara birer hasta olarak değil, insan olarak bakıyor.

 

Ve Leonard, hastalardan biri… Leonard’ı hem çocuk hem de yetişkin olarak görüyoruz. Ve keskin bir şekilde ayrılmış, geçişini yaşayamamış bir hayat görüyoruz aslında Leonard ile.

 

“Gözleri parmaklıkların geçişinden

Öyle yorgun bakmaya dermansız;

Sanki binlerce parmaklık demirden,

Ve arkasında yitik dünya apansız.”

 

İstesen de hareket edememek, yalnızca zihninle var olmak, ve aklının içinde adeta kapana kısılmış olmak… İrade ve isteğin bir türlü gerçekle buluşamaması ve hep olduğun yerde kalmak, kalmak, kalmak. Beklemek; bir el, bir yardım, bir anlaşılma beklemek. Sen mi yitiksin yoksa dünya mı? Bilememek. Seni kim yitirdi? Etrafına o parmaklıkları kim ördü? Kader mi yoksa kadercilik mi? Zihin mi yoksa zihniyet mi? Anlamak; tüm kısıtlanmışları, tüm ezilenleri, tüm tuzağa düşürülmüşleri anlamak.

“Vakur salınır zarif zorlu adımlar,

En dar alanda dolanıp duran,

Ortada sanki bir güç dansı var;

Vurgun yemiş bir irade, doğadan.”

 

Beni kim zapt etti ve niye? Şimdi bir yardım çağrısı bu şiir. En küçük ayrıntıyı görenlere ve gerçeği keşfetmeyi sevenlere. Dr. Sayer, bu şiir sana. Dr. Sayer, bu şiir senden. Yorgunum, ama bakışımla bir şey anlatıyorum durmaksızın.  Beni kim görecek? Dilim yok; dimağım var ama. Beni kim konuşacak, kim yazacak beni? Şayet siz değilse?

Leonard söylemedi mi bunları bir bakışıyla, inancıyla ve neşesiyle? Neşenin ve inancın o ürkünç hallerini gördüm ben Leonard’da. En çaresizler midir inançlılar? En çaresizler mi bu denli neşeli olur? En yaralılar mı böyle umutlu olur?

“Bazen kalkar perde göz bebeğinden

Yavaşça – derken bir resim dalar derin;

Gider peyderpey sakin diri bedeninden –

Ve sona erer ömrü kalbinde resmin.”

İşte bir şiir, her şeyi özetleyebiliyor. Özetlemek mi? Hayır, hayır… İşte bir şiir, “diri bedenimizden içeri anlamı en saf biçimiyle zerk ediyor.” Ben demiyorum, bunu Leonard diyor. İşte bir şiir, her şeyi başlatıyor, ve hiç bitirmiyor. Süreğenliği, acizliği ve umudu; hayatı her yönüyle kabulleniyor.

Filmin sonunda ne var? Durmak mı, üzüntü mü, pes ediş mi? Hayır hiçbiri. Aksine diri bedenimizden içeri bilimi, yaratıcı yollar aramayı ve insanlık sevgisini zerk ediyor. Ve ‘bazen kalkıyor perde göz bebeğimizden’ ve içeri davet diyoruz tüm bunları.

 

Yorumlarınızı duymak isteriz...