ARAF

Karanfil, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini yatağında herhangi bir şeye dönüşmüş olarak bulmadı. Elleri hala yerindeydi, ayakları, vücudu, her şeyi aynıydı. Bu işte bir terslik olduğunu düşündü. “Bir dakika ya benim dev bir böceğe dönüşmem gerekmiyor muydu?” Sonra fazlaca Kafka’ya maruz kaldığını düşünerek bu düşüncesini kafasından atmaya çalıştı. Aynaya baktığında eski yüzüyle karşılaştı. Durumdan iyice emin olmuştu. O bir insandı, bir böcek değil. Zaten böyle şeyler ancak romanlarda ya da filmlerde olurdu. Son zamanlarda yaşadığı monoton hayatının ve birbirinin kopyası gibi olan günlerinin bu hayalperest düşüncelerinde etkili olduğunu düşündü. İnsan hep rutinden sıyrılmak isterdi, siyah beyaz hayatına renk katmak isterdi, hayatında illaki bir şeyleri değişmek isterdi. İnsan fıtratının neden hareket, yenilik ve keşif üzerine kurulu olduğunu, sadece sıradan insanların günlük bir hayatı yeğlediklerini sıkça düşünürdü. Böyle günlerden biriydi işte. İnsan düşüncelerine, hayallerine sınır koyamıyordu. Evine sınır çekebiliyordun, çevrene sınır çekebiliyordun. Ama düşlerine sınır çekemiyordun. İnsanı ayakta tutan, yaşam gücü veren de bu hayal dünyası oluyordu çoğu zaman.

Yatağından kalkmak bile istemedi, yine aynı sabaha uyanmıştı. Felsefeyle ilgilenen arkadaşı Sare yanında olsaydı şöyle derdi: “sen her sabahın aynı olduğunu düşünsen bile, o güneş bir daha öyle batmayacak, gün bir daha öyle aydınlanmayacak, her an yeni bir oluşum ve düzen vardır. Sen bile her an değişiyorsun, bir saniye önceki sen yok artık. Sen çoktan bambaşka bir sen oldun bile.” Sare’ye hak vermek istiyordu, ama gözle görmediği bir değişime nasıl inanabilirdi ki? Baktığı yerde dün batan güneşi aynısı vardı, gökyüzü aynı gökyüzü, yeryüzü aynı yeryüzüydü. Bazen Sare’yi fazla masalcı buluyordu. Bir keresinde arkadaşına ‘sen git bu masallarla çocuk kandır’ demişti, tabi sonrasında arkadaşını kırdığını anlayarak hemen özür dilemişti. Bundan sonra çevresindeki insanlarla aynı görüşte olmasa bile sözlerine çekidüzen vereceğine dair kendine söz vermişti. Sözünü tuttu da. “Bazen acaba Sare doğru söylüyor olabilir mi?” diye düşündüğü de olmuyor değildi. “Belki de ben anlam yükleyemiyorum, belki de bulanık olan benim bakış açım, kendimi değiştirebilirsem etrafımdaki şeyler bana daha anlamlı gelecek.” Bu çelişkilerden sıyrılıp kendine geliyordu sonra.

Karanfil, zihninden sıyrılarak yatağından kalkmaya karar verdi. Bu düşüncelerle cebelleşirken saat çoktan 7 olmuştu bile. Kahvaltı yapması, hazırlanması ve işe gitmesi gerekiyordu. Tahmin edersiniz ki Karanfil’in kahvaltıyı, hazırlanmayı ve işe gitmeyi her gün yaptığı sıradan eylemler olarak gördüğünü söylememize gerek yok artık. Evden çıktı. Bugün işe yürüyerek gidecekti. Çünkü canı öyle istiyordu. Yürüdüğünde etrafında olan biteni daha iyi seyredebileceğini, havayı içine daha iyi alabileceğini, çiçeklerin kokusunu içine daha iyi çekebileceğini, attığı her adımda altındaki toprağı hissedebileceğini düşünmüştü. Aceleye telaşa gerek yoktu. Yavaş, sakin ve kararlı bir biçimde ilerleyecekti. Duyumsaya duyumsaya, özümseye özümseye… Arkadaşı Sare kendisini görseydi yürekten kutlardı, bunu çok iyi biliyordu. Bunları düşününce gülmeye başladı. Bir an nerede olduğunu unutmuştu. Kendisine bakan birkaç şaşkın yüzle karşılaşınca hemen kendine geldi. Yola devam etti. Köşeyi döndüğünde bir reklam panosu dikkatini çekti:

“DEĞİŞİM, İNSANIN İÇİNDE BAŞLAR!”

Sloganla burun buruna gelince şaşırmıştı. Bir an kendini ‘The Truman Show’ filminde gibi hissetti. Sanki tüm dünya kendisini izliyor ve ona oyun oynuyordu. Gözlerini az aşağıya kaydırınca böyle düşünmesine imkân kalmadı çünkü sloganın hangi firma ve ürüne ait olduğunu gördü:

“DEĞİŞİM, İNSANIN İÇİNDE BAŞLAR!
– Somon İç Çamaşırları”

Zaten bir iç çamaşırı firmasından da ancak böyle yaratıcı bir slogan beklenirdi. Tekrar gülmemek için kendisini zor tuttu. İşyerine de gelmişti. Birazdan kapıdan içeri girecek, donuk, hissiz, ruhunu kaybetmiş, kendini işine adamış, ağzından günaydın lafı zorla çıkan masabaşı takımının yanlarından geçecekti. Asıl kahkahayı burada patlatmalı diye düşündü. Ancak bir patlama kendine getirirdi bu uykulu ahaliyi.

Karanfil’in işyerindeki görevleri gayet rutindi. Dosyaları kontrol et, müdüre rapor et, eksiklik varsa onları tespit et ve bildir. Ekstradan pek bir şey yapmıyordu. Kendini mesai saatini doldurmaya çalışan sıradan bir işçi gibi görüyordu. Öyle olduğu da yadsınamazdı.Karanfil belki de kendinden memnun değildi, attığı her adım, aldığı her nefes kendisini adeta boğuyordu. Ya kaderine razı olup boyun bükecekti ya da kaderine başkaldırıp direniş başlatacaktı. Belki de asıl sıkıcı olan kendisiydi, çevresi değildi. Karanfil bunu görebilecek durumda değildi o sadece çevresine bakıp şikayet etmekle meşguldü. Mesai bitip de eve giderken yolda yine düşünmeye başladı. “50- 60 yıl boyunca bu hayatı mı yaşayacağım? Bunun için mi varım ben? Böyle bir şey için var olmuş olamam? Bu hayatın anlamı nerede? Neden göremiyorum?” Bunları herkese söylemek, hatta dünyaya haykırmak istiyordu. Yoldan geçenlere şöyle bir göz attığında kimsenin de kendisinden farkı olmadığını gördü. Herkes yalnızca yürüyordu. Kimisi telefonla konuşarak yürüyordu. Kimi ellerinde market, pazar poşetleriyle yürüyüyordu. Kimi okuldan çıkmış çocuğunun elinden tutup yürüyordu. Herkes yürüyordu. Yalnızca… Delirmeye başladığını düşündü. İnsanlar bir anda ellerinde tuttukları ne varsa bırakıp, sanki Karanfil’in boğazını sıkmak istercesine üzerine doğru yürüyen kalabalıklara dönüşmüştü. Gözlerini sımsıkı kapatmıştı. “Yo yo gelmeyin, ben sizden bir şey istemiyorum. Hayır. Hayır. HAYIIIR!” Gözlerini açtığında herkes yine yürümekle meşguldü, kimse Karanfil’le ilgilenmiyordu. Eve gidip dinlenmek istiyordu. Hiçbir şey yapmamıştı ama çok yorulmuştu. Üzerinden tır geçmiş gibi hissediyordu. Evin kapısına geldiğinde son birkaç güçlü hamle ile anahtarı çevirip içeri girmişti. Kapıyı açar açmaz Sare’nin “sürpriiiz!” sesiyle bir anda kendine geldi.

-Sen nereden çıktın Sare?
-Eee şapkadan çıkmadım herhalde, evin yedek anahtarının bende olduğunu unuttun mu?
-Yok onu sormuyorum, neden geldin yani?
-En yakın arkadaşımın doğum gününü de mi kutlamayayım, sana orman meyveli pasta yaptım hem de en sevdiğinden.
-Bugün benim doğum günüm mü ya? O kadar unutmuşum ki… Değişik bir gün geçirdim kusura bakma. Böceğe dönüşseydim bu kadar değişik geçemezdi herhalde.
-Diyorum sana, benimle beraber yogaya gel diye, biraz rahatlardın, o kadar iyi geliyor ki.
-Bilmiyorum Sare, hiçbir yere gidecek halim yok gerçekten.
-Peki peki tamam, hadi gel bir şeyler yiyelim sonra da dinlenirsin, baya yorgun görünüyorsun.

Karanfil, kendi doğum gününü unuttuğuna çok şaşırmıştı. Her sene birkaç gün önceden düşünmeye başlardı. Şimdi ise doğum gününü arkadaşı Sare’den duyuyordu. Kendine yabancılaştığını düşünmeye başladı. Bunun başka bir açıklaması yoktu. “Kendimi bulmaya çalışırken, kendime yabancılaştım şimdi ise kendimden kaçıyorum.” Televizyonu açtı, bir Sezen Aksu şarkısına denk geldi: “Geldim yarım, kaldım yarım. Neydi, ne oldu şu tez canım. Ertelendim hayattan…” Daha fazla dayanamayıp televizyonu kapattı. Şarkılar bile anlamlıydı. Her harfte, her hecede üzerine gelen bir şeyler vardı. Bir kemer gibi yüreğini sıkan, içine sığamadığı bir şeyler vardı. “Uyumalıyım, uyumalıyım, uyumalıyı, uyumalıy…” derken uyuyakaldı.

Sabah uyandığında kendine bir kahvaltı hazırlamaya karar verdi. Evde ekmek kalmadığını fark etti. Bakkala gitmek için dışarı çıktı. Dönüşte eve gireceği sırada kapının önünde bir paket fark etti. “Kargocular artık evde bulamayınca paketleri kapının önüne fırlatıp gidiyor demek ki, bu da yeni bir kargo saçmalığı herhalde!” diye söylendi. Paket hediye paketi gibi süslenmişti. Karanfil arkadaşlarından birinin kendisine dünkü doğumgünü münasabetiyle hediye gönderdiğini düşünüyordu. Fakat paketin üzerinde ne bir isim ne bir adres vardı. paketi açtığında içinde bir kutu gördü. Kutunun hemen yanında ise bir kağıt ve bir kalem vardı. Kutunun içi bomboştu. Hemen kağıda baktı. Aynı şekilde kağıtta bomboştu, üzerinde hiçbir şey yoktu, hiçbir şey yazmıyordu. Kalemi aldığında kalemin içinde de mürekkep olmadığını fark etti. Karanfil iyice şaşırmıştı, hatta anlam veremememişti. Daha sonra derinlerden gelen bir ses duydu. “Bu kutu senin hayat kutun, istediğin şekilde doldurabilirsin, o kutuya ne koyacağını belirlemek senin elinde, dilediğin gibi doldur. Bu kağıt senin hayat kağıdın, oraya ne yazacağını ne çizeceğini yine sen belirleyebilirsin. O kağıdı senden başka kimse dolduramaz. Bu kalem de senin hayat kalemin, içini ister mürekkeple doldur ister kurşunla, yalnız mürekkeple doldurursan dikkat et, onu bir daha silemezsin yalnızca karalamakla yetinebilirsin.” Bu ses şüphesiz Karanfil’in yüreğinden gelen bir sesti.

Yorumlarınızı duymak isteriz...