AH BE İSKENDER

Öldüğünde çok ağladım.

Masamda anlamsız sayılarla anlamsız hesaplamalar yaptığım işimi yarıda bıraktım. Gittim lavaboya hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhuna hayrandım.

Dileyen çok kolay bulur kronolojik yaşam öyküsünü, konumuz bu değil. Anlatmak istediğim Taksim’de bir akşam onunla tanıştığım gece. Küçük öyküler yazmaya ağırlık verdiğim dönemin başıydı. Turgut Toygar ile tanıştık. Toygar şiir konusunda katı bir disipline sahip. Her ne kadar öykü yazsam da iki kadeh rakıdan sonra ezbere şiir okuyan tiplerdenim ben de. İlgim büyük velhasıl. Hele ki metaforlarla ilgili tartışmalara içim gidiyor. Bir akşam bir hayli sohbet ettim Toygar ile. Birkaç gün sonra Taksim’de şiir dinletisine davet etti beni. İşler, yorgunluk gibi bahanelerle üşendiğimi açıklamak üzereydim ki “İskender’in dinletisi.” dedi.  Akşam olmasını iple çektim.

Mekan Redrock. Aldık elimize birer kadehi bekliyoruz İskender’i. Birkaç ressam tanıdım o sırada. Sanat otoritesi bir kaç yaşlı adam. Tanırsınız onları çok sayıda olduklarından pek çok kişinin hayatında yer bulabildiler. Toygar’ın birkaç yakın arkadaşı geldi yanımıza. Ortam biraz daha keyifli şimdi. Ama ben İskender’i bekliyorum. Hemen hemen tüm kitaplarını okumuştum. Herkese açık bir evi olduğunu ,nice genç şairle evinde oturup şiirlerini okuduğunu, kapısından giren herkesi çokça desteklediğini de biliyordum. İskender sokağın başından itibaren herkesle selamlaşarak değil baya baya tek tek minik sohbetler ederek geldi. Kapı önünde tanıştık. Bizimle de sohbet etti. Ben hayranlıkla dinliyorum tabii. İçeri girdi rakısını aldı ve yeniden çıktı yanımıza. Öyle sade ki tavırları. Kelimelerle bu kadar dans edebilen şairin büyüklük cübbesi yok üstünde. İki şarkısı olan amatör müzisyenlerin canlı sahnelerine gittim defalarca. Hiçbiri samimi değildi İskender gibi.

İçeri girdik. Birkaç genç şair sahneye çıkıp kendi şiirlerini okudular. İsimlerini tek tek hatırlayıp yazmak isterdim burada emin olun. Çok değerli dizeler duydum kendilerinden. Ortam hafif karanlık, duvar diplerinde ve sahnede kırmızı aydınlatmalar var sadece. İskender çıktı o anda kendisini dinleyen herkesi tanıyor hemen hemen. Espriler yapıyor şiirlerinden önce. Ne zaman nasıl yazdığından söz ediyor. Sonra genç şairlere bırakıyor sahneyi. Gerçekten çok mesuttum.

Türkiye sinemasından üç film seçmem gerekse “Sevmek Zamanı” ve “Ağır Roman” derim. Üçüncüyü seçemem. Defalarca izledim Ağır Roman’ı. İskender’i defalarca izledim ekranımda.

Öldüğünde çok ağladım. İşimi gücümü bıraktım. Gittim aynanın karşısına hıçkıra hıçkıra ağladım.

 

“savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye,

zaman ki sana hasta oldu

incelikli haytasın

nüksederken mahallenin maşallahı eyvallahı

güzelleş be oğlum.

şimdilik ölümüne kadar hayattasın

şimdilik, ölümüne kadar hayattasın.”

Yorumlarınızı duymak isteriz...